İçimizdeki İnsan Üstü

Kas, Lif, Filament
Kas
Çoğumuz bedenlerimizi yeterince tanıdığımızı sanırız. Ama baskı altında kaldıklarında, bedenlerimiz bize ne kadar sıra dışı olabileceklerini gösterir. Bu gelişmiş makine o kadar karışık ki, hala içimizde olan bir çok olay bizi şaşırtmaya yetiyor. Gizli bir dünya, ama artık eski zamanların aksine bu dünyayı 3 boyutlu olarak inceleyebiliyoruz.

Birçoğumuz kemiklerimizde ve kaslarımızda bulunan insanüstü gücün farkında değiliz. Ama acil bir durumda, çok hızlı koşabiliriz yere ölümcül bir şekilde çarpıp, kurtulabiliriz hayal bile edemeyeceğimiz ağırlıklar kaldırabiliriz ve miller boyunca araba sürebiliriz.

Kaslarımız. Binlerce lif. Milyonlarca filament. Başka bir deyişle bize gücümüzü veren mikroskobik motorlar. İnsan bedeni sınırlarını zorlarsa harekete geçmek için hazır bekliyorlar. Bir hortum Missouri ovalarından saatte 240 km/h den yüksek bir hızla, yoluna çıkan her şeyi talan ederek geçiyor.

Yoluna çıkan, prefabrik bir evin üzerinden geçerken bir adam fırtınanın kalbine doğru çekiliyor. Fena halde sarsıldıktan sonra bedeni tamamen gevşemiş bir şekilde gökyüzünden 400 km. ileriye düşüyor. Çok şaşırtıcıydı. Olması gereken yerde olmadığını biliyordu ve olup bitenleri kavraması neredeyse bir dakika sürmüştü. Matt'in tek bir kemiği bile kırılmamıştı. Peki, bu nasıl olabildi? Bilim adamları Matt'in yere en azından saatte 48 km/h bir hızla çarptığını tahmin ediyorlar. Buna rağmen kemikleri, iç organlarını ezilmekten korudu.

İskeletimiz 206 kemikten oluşmaktadır. Kollarımızdaki ve bacaklarımızdaki en büyüklerinden ellerimizdeki ve ayaklarımızdaki en küçük kemiklere kadar. Yaşarken yaptığımız hareketler için bize güçlü ve esnek yapımızı veren de bunlardır. Kemiklerimiz inanılmaz şekilde sağlamdır. Klasmanları çok farklı olsa da, kemik betondan bile sağlamdır. Yeryüzünde başka hiçbir malzemede görülmeyen bir sağlamlık-ağırlık oranı vardır. Kemiklerimizin gücünün ve hafifliğinin sırrı içinde yatmaktadır. Bu sır boş hücrelerden oluşan bir yapıdır. Duvarları kağıt kadar incedir. Kemiklerimiz sağlamlığını kalsiyum ve fosfordan alır, dişlerimizde ve deniz kabuklarında bulunan malzeme de budur.

Ama şaşırtıcı bir şekilde kemik yapımızın neredeyse yarısı yumuşak ve canlıdır. Böylece kemiklerimiz esneklik kazanır. Her yedi yılda bir sağlıklı bir insan bedeni her bir kemik hücresini yeniler. Bu yenilenme kemiklerimizi son derece güçlü, aynı zamanda şartlara eşsiz bir şekilde uyumlu kılar. Kemiklerimizin asıl güzelliği de, hammaddeleri el verdiğince bulundukları bölgeye özel olarak karşılaştığı durumlara göre değişebilmesidir.

Aynı zamanda, kemiklerimizde onları bükülerek, ezilerek ve bir çok farklı zorlanma şekliyle kırılmaktan koruyacak geometrik tasarımlar vardır. Siz neyseniz, kemikleriniz de odur. Ve onlar da parmak izleriniz kadar benzersizdir. İhtiyaçlarınıza göre sürekli değişirler. Bir koşucunun bacak kemikleri, bir yüzücününkinden daha güçlüdür. Bir tenisçinin raket kolundaki kemikleri daha büyüktür. Kemiklerimiz dünyadaki hiçbir maddeye benzemezler. İnanılmaz noktalara zorlanmaya bile dayanabilirler.

Matt çeyrek mil uzağa düştüğünde kemiklerinin kırılmamasını sağlayan sadece sağlam olmaları değil, aynı zamanda esnek de olmalarıydı. Göğüs kafesi neredeyse 2,5 cm kadar esneme payına sahipti. Uyluk kemiğimiz, kırılmadan önce neredeyse bir tona kadar kuvvete dayanabilir. Matt'in hayatını kurtaran, kemiklerinin doğal dayanıklıklarını en üst seviyede kullanmasını sağlayan, son anda olan bir şeydi. Fırtına evi vurunca, odanın diğer tarafından bir lambayı havalandırmıştı. Ve bu lamba onu bayılttı. Matt'in bedeni de böylece tamamen gevşemişti. Bütün kasları tamamen gevşemişti. Bunun sayesinde kemikleri düşmenin şokunu karşılayabildi. Eğer bilinci açık olsaydı bu haliyle olandan çok daha fazla zarar görebilirdi. Son derece gevşemiş olması, fazla yaralanmamasının nedeniydi. İnanılmaz bir şey. Her yerinde kan vardı, ama fazla sakatlanmamıştı.

Seyit Onbaşı
Seyit Onbaşı
Hepimizin içinde inanılmaz bir güç vardır. Tahmin ettiğimizden de çok. Normal bir insan bile bu kahramanın kaldırdığı ağırlığı kaldırabilir, ama sadece Seyit'inde dediği gibi böylesine acil bir durumda.

Uçuruma ve mutlak ölüme sürüklenen bir dağcı, kaslarında olağan sınırlarının çok üstünde bir güç buluyor. New Mexico'da ki Sandia Dağları bir çok dağcıyı sınav ediyor. Bu dağların granit yüzeyi, kırılganlığıyla ünlüdür. Sinjinin ayağı kayıyor ve içgüdüsel olarak elleriyle kayanın üzerine tutunuyor. Ancak sinjinin en kötü günü. Kaya başka bir deyişle 540 kg’lık devasa duvar ellerine geliyor. Kaya levhası Sinjin'i sıkıştırmıştı. Bu levha göğüs kafesini kırabilirdi, ama kol kasları kayayı tutmayı başarmıştı, ama sadece tutabiliyordu. Daha kötüsüyse, eğimli bir çıkıntıda olmalarıydı. Yani yüksek bir yamaca ve ölüme doğru kayıyordu.

O anda sersemlemiş ve şoka girmişti. Ama bedeni, aşırı yüklemeye geçmişti. Sinjin'in kurtuluşu kollarında, göğüslerinde ve omuzlarında gizli olan güç sayesinde oldu. Peki, sıradan kaslar nasıl böyle devasa bir şeyi hareket ettirebildi?

Kas yapısı, gerilip gevşeyerek çalışır. Kemiği çekerek, onu bir kaldıraç gibi kullanır. Bu gerilmeler mikroskobik boyutlarda olur. Sinjin'in her kasında, bir kablonun içindeki teller gibi birleşmiş ayrı ayrı binlerce lif vardır. Yaşlandıkça, kaslarımız büyüyebilir ya da küçülebilir. Ama kaslarımızdaki lif sayısı doğduğumuzdaki sayıyla aynı kalır. Her lifin içinde de, daha küçük filamentler vardır. Kası harekete geçirmek için kimyasallar komşu filamentleri, bir araya toplanması için uyarır. Birbirine bitiştirilmiş parmaklar gibi beraber hareket ederler. Birbirlerinin üstünden kayarak geçerken, bütün kas lifleri kısalır. Tüm kas hareketlerimiz bu şekilde gerilmelerle olur.

Asıl şaşırtıcı olan şey ise bir çoğumuzun aynı anda kaslarımızdaki liflerin yalnızda üçte birini kullanıyor olmamızdır. Kendimizi zorlarken bile. Ki bunlar kaslarımızın gücünü en iyi kullandığımız zamanlardır. Ama eğer Sinjin hayatta kalmak istiyorsa farklı bir şeyler yapması ve yarım tondan daha ağır bir kayayı atması gerekiyordu. O da kaslarındaki bütün gücü serbest bıraktı. Sinjin 540 kg. ağırlığında bir kaya parçasını kaldırdı.

Bu Bench-press dünya rekorunun bir buçuk katı ediyor. Normal şartlar altında, o kayayı bırakın bedeninin üstünden atmayı, birazcık kaldırmasının hatta üzerinde zıplayıp oynatabilmesinin bile imkanı yoktu. Sinjin imkansızı başardı çünkü beyni kaslarındaki bütün lifleri aynı anda çalıştırdı.

Sonuçta ortaya çıkan güç öyle fazlaydı ki kaslarının kemiklerinden atmasına bile neden olabilirdi. Anlık bir içgüdü olarak Sinjin'in beyni hayatını kurtaran kararı verdi ve kol ve omuz kaslarındaki her bir lifi tetikledi. Ve bu liflerin hepsi beraber, kayayı çok kuvvetli bir şekilde itti. Normalde insanlar bilinçliyken, ya da isteyerek kaslarına böyle bir şey yaptıramazlar. Genellikle bunun için özel bir durum olması gerekir.

Acil durumlar, çok büyük miktarda güce ihtiyaç duyduğunuz durumlara verilebilecek en iyi örnektir. Bedeniniz bir anda eşgüdüme girer ve bu uç noktaları yaşarsınız. Bu gücün belli bir bedeli vardır. Hayatını kurtarmanın karşılığında Sinjin kol kaslarını ciddi bir şekilde sakatladı. Ama kurtulmuştu.

Kaslarımızda, sınırlarımızı zorlamamız gerektiğinde ortaya çıkarabileceğimiz hayranlık verici bir güç taşırız. Ama her gün, her saat kemiklerimiz zaten çok ciddi kuvvetleri taşımak zorunda kalırlar. Gündelik yaşantımız bile onları yorar. Hayatta kalabilmek için, insan iskeleti öyle bir bileşen ki hiçbir teknoloji taklit edemiyor.

Sokak jimnastikçileri, bedenin esnekliğini en uç noktalarına kadar sınayan bir spor olan free-running yaparlar. Böyle bir sporun var olabilmesini sağlayan şey ise, bacaklarımızın yüksek performanslı şok emicileri olmasıdır. Koşarken bacaklarımıza binen yük ağırlığımızın üç katıdır.

Zıpladığımızda ise, binen yük ağırlığımızın 10 katına kadar çıkabilir. Ama bedenimizin de böyle ciddi kuvvetleri karşılamak için özel yöntemleri var. Yere inerken, bacak kaslarımız devasa elastik bantlar gibi enerjiyi emer, iskeletimizin kolayca çökmemesinin nedeni budur. Bu şoku kaldırabilmemizin asıl püf noktasıysa insan yapısındaki, hiçbir teknolojinin üretemediği muhteşem mühendisliktir.

Dizlerimiz

Diz
Diz
Diz kemiklerimiz bağlarla bağlanmıştır. Birbirine çapraz şekilde uzanan lifli dokular. Eklemimiz büküldükçe, onlar da gerginleşir. Bu bağlar, naylon halatlardan iki kat daha sağlamdırlar. Ve bu dizilimleriyle neredeyse bir ton ağırlığa kadar dayanıklıdırlar. Eklemlerimizin temelinde, iki kemiğin arasında dikkate değer bir madde vardır. Kıkırdak. 2,5 cm kalınlığında, ufak bir parça. Çarpışmanın tüm kuvvetini bu parça emer. Kıkırdak aynı zamanda, burnumuza ve kulaklarımıza da şeklini verir. Hammaddesi kolajendir.

Ama iş eklemlerimize gelince, kıkırdağın inanılmaz özellikleri vardır. Kıkırdak dokusunun liflerinin %80'i suyla kaplıdır. Çarpışma esnasında, su yastığı etkisi yapar. Diz kıkırdağımız, dağılmadan önce yedi ton yük taşıyabilecek kadar güçlüdür. Dahası, bu tamponların yüzeyindeki kolajen lifler, neredeyse dağılmaz bir yapıya erişebilmek için eşsiz bir şekilde düzenlenmişlerdir. Böylece diz kemiklerimiz birbirlerinin üstünde iyi yağlanmış miller gibi hareket edebilir. Hayatımız boyunca binlerce, milyonlarca türden basınç bu küçük bölgeye, eşsiz sağlamlıkta bu tasarıma etki eder. İnsan bedeni gizli bir gücü ve esnekliği içinde saklayan inanılmaz bir makinedir. Peki, kemiklerimizi ve kaslarımızı sınırlarını "aşmaya" zorladığımızda ne olur?

Ciddi bir yaralanmanın koşudaki bir sporcuyu bile durdurabileceğini sanırız. Aslında, bedenimiz olağan tepkilerini kendi kendine durdurabilecek kadar güçlü. Bu sayede biz de hasarı görmezden gelip, devam edebiliyoruz. Ama bunu sadece çok özel bir şartlar bütünü altında yapabiliriz. İki rakip üniversite futbol takımının kapıştığı bir maçın üçüncü çeyreğinde, Ryan hızla koşarken bir oyuncu ile çarpışıyor ve düşüyor. Kolu adeta param parça oluyor. Bu Ryanın hayatında çektiği en büyük acılardan biriydi.

Bu saatte 30 km hızla giden bir kamyonun çarpmasıyla eşdeğerdi. Bu çarpışta Ryan'ın bağlarını lastik gibi esneterek sağ omzunun köprücük kemiğinden ayrılmasına neden olur. Bağlarındaki ve kaslarındaki binlerce acı alıcısı derhal beynine, sakatlığını anlatan sinyaller göndermeye başlıyorlar. Bu noktada bir çoğumuz acı içerisinde yere yığılırdık. Ama Ryan'ın pes etmek gibi bir niyeti yoktu ve omzundan gönderilen acı sinyallerini görmezden geldi ve oyunun sonuna kadar oynadı. Ağrıyordu, adrenalin sayesinde sonraki bir kaç gün hissedeceğim acının yanında hiçbir şey sayılmayacak olsa da, çok ağrıyordu. Ryan sadece adrenalin sayesinde devam etmiyordu. Kafasının içinde, antrenmanları beynini yeniden programlamasını sağlamıştı. Ve bu sayede beyinde yapılan yeni bağlantılar, etkisini gösterdi.

Bedenimizde oluşan hasarlar sonucunda hepimiz acı hissederiz. Ama bu acıya verdiğimiz tepki, ne kadar acıya dayanabileceğimiz konularında birbirimizden ayrılırız. Bu farklılık acı eşiğimizden acıya dayanıklılığımızdan belli olur. Yani "Yeter artık, pes ettim." diyene kadar ne kadar acıyı göz ardı edebildiğinizden. Futbol oyuncularının dayanıklılıkları yüksektir. Bu öğrenilen bir özellik şüphesiz. Eğer büyürken size sürekli acıyı belli etmenin bir zayıflık işareti olduğu söylendiyse acınızı kabullenmeyeceksinizdir.

Beynimizi ve bedenimizi, olağanüstü şeyler için programlayabiliriz. Ama bunun bir bedeli vardır. Ryan'ın bağ dokusu zaman içinde sıkılaşıp eski haline döndü. Ama iyileşmesi uzun sürdü, çünkü maça devam etmişti. Ryan ve takımı için zaferin bedeli buydu. Bu oyunu oynarken herkes acı çeker. İnsanların bedenlerini sınırlarının ötesine zorlamayı seçtikleri tek dal sporlar değil tabii ki.

En güzel sahne sanatlarından birisi aynı zamanda en çok acı verenlerden de birisi. Bale bir sanat türü olduğu için zahmetsiz ve acısız olduğu gözüyle bakılıyor. Ne kadar acılı olduğunu söyleyerek birilerini bu işe özendireceğimizi de sanmıyorum. Başparmakların ucunda dans etmek, çok zarif bir görüntü ama bu hareket dansçının eklemlerini normal sınırlarının üstüne zorlar. Şaşırtıcı bir şekilde, başparmak kemiklerindeki basınç birbirinin üzerinde tek ayakta dengede duran üç tane filin ağırlığına denk olur. Başparmak eklemlerindeki acı sensörleri, bacaktaki sinirler ve omurilik boyunca ilerleyecek sinyaller yollar. Saniyeler içinde, beyin muhtemelen bir çoğumuzu bayıltacak kadar çok acı sinyaliyle dolar.

Araştırmalar kadınların acıyı erkeklerden daha erken hissettiğini, ama daha çok acıya dayanabildiklerini gösteriyor. Zihninizi güçlü tutmalısınız. Herkesin bu işin içine girip de bunu yapabileceğini sanmıyorum. İnsan kendine acı çektirirken bir yandan da narin olamazsınız, bale ise tam olarak budur. Profesyonel bale dansçıları sürekli çalışarak ve gösterilerle acıya dayanıklılıklarını geliştiriyorlar. Herkesin ufak tefek acısı hatta sakatlandığı olur. Eğer tüm yaptıkları şikayet edip durmak olsaydı gösteri yapamazlardı.

İster balenin güzelliği olsun ister futbolun şiddeti beynimiz çok yüksek seviyedeki acılara dayanabilir. Bedenimizin dirençlilik gücünü salıvermesi bir yana zihnimiz aynı zamanda insanüstü hızlara çıkmamızı da sağlayabilir. Beynimiz maruz kalmanın ölümcül olabileceği bir tehlike sezdiğinde hemen bu gücü devreye sokarız. Bu tehlikeyle yüzleşmek yerine kaçmak için bedenlerimizi sınırlarının son noktasına kadar zorlarız.

Kontrol edilemeyen bir yangın Güney Kaliforniya tepelerinde inanılmaz bir hızla ilerliyor. Bu yangının yolu üzerinde kalan bir polis memuru, yarış atlarından daha hızlı bir ivmelenme yapıyor.

İşte içimizden gelen, hayat kurtarıcı bir güç patlaması. Güçlü rüzgarlar dev alevleri kuru çalılarla kaplı tepelerin üzerine sürdü. Ventura eyaletinde şimdiye kadar 16000 dönem arazi kül oldu. Polis memuru Dan Perkins, yayılan orman yangınının mahsur bıraktığı bölge sakinlerine ulaşmaya çalışıyordu. Ortalık cehennem gibiydi. Çok yoğun bir ateş ve duman vardı. Görüş sınırı oldukça düşüktü. Bulundukları ev henüz yangına kapılmamıştı. Ama yakında o da olacaktı. Yaklaştıkça, Dan'in bedeni alarm durumuna geçiyor. Yangın her an sıçrayabilir. Arabalarına doğru yola koyuldular. İşte tam o sırada, yangın fırtınası gözüktü ve 19-20 metre yüksekliğindeydi. Patlayan bir ateş topu, olimpik koşucuları bile geçebilir. Ve normalde Polis Perkins'i de yutması gerekirdi.

Vücut
Vücut
Ama onun yüksek alarm durumu çok güçlü bir biyokimyasal tepkimeyi tetikledi. Adrenalin bedenine aşırı yükleme yaparak sahip olduğunu bile bilmediği bir gücü serbest bırakıyor. Adrenalin çok hünerli bir hormondur. Odaklanırsınız bütün hislerinizi, işitmenizi, koku alma duyunuzu zihin işlevlerinizi güçlendirir. Bu şekilde tehlikeli bir durumdan kurtulmak için kendinizi gerçekten yoğunlaşmış bulursunuz.

Dan tehlikeyi sezer sezmez beynindeki tehlike merkezi bedenine yükleme yapar. Ve o da hayatı için koşmaya başlar. Bu ani tepkisi, ciddi bir tepkime serisini tetikler. Dan'in böbreklerinin hemen üstündeki böbrek üstü bezleri adrenalin hormonunu kan dolaşımına katar. Adrenalin de onun kalp atış hızını yükseltir. Artık kan, kaslarına daha hızlı ulaşmaktadır. Aynı zamanda adrenalin karaciğerlere de kanı yakıt olarak kullanılacak kan şekeri olan glikozla doldurmasını ister. Ama bu bile onu kurtarmaya yetmeyecektir. Dan'in güvenliğe doğru yaptığı koşuyu asıl dopingleyen bir anda oluşan enerjidir.

Bu enerji orada, kaslarımızın içinde böyle acil durumlar için saklanır. İnsan bedeninin içinde, acil durumlara hazırlanabilmek için sakladığı ciddi miktarda kaynak vardır. Bir çeşit yüksek kapasiteli pil gibidir de diyebiliriz. Bu enerjiyi sürekli saklar. İhtiyacınız olduğundaysa bu ani patlamayı yaşarsınız ve o enerjiden faydalanırsınız. Bu enerjiye ATP denir. ATP, adenozin trifosfat, işte bizi hayatta tutan enerji molekülü. ATP kaslarımız için yakıt görevi görür. Glikozun ya da yağların yakılmasıyla elde edilir. Kaslarımızda da, ani hareketlerde kullanmak ve gerektiğinde bize turbo şarj etkisi yapması için "acil durum" ATP'si depolanır. Bir kaç saniye için bu enerji patlaması Dan'i yetenekli bir kısa mesafe koşucusuna çevirir.

100 metre koşusu insan hızının doruklarının gösterildiği bir sınav. Bu yarış on saniyeden daha kısa sürüyor. Bu da sıkı idmanlı bir koşucu için yüksek enerjili ATP patlamasını başlatmak için yeterli bir süre. Çok değerli ilk dört saniyede koşucunun bedeni en büyük ivmesiyle hızlanır ve acil durum ATP deposunu harcar. Performansının zirve noktası geride kalmıştır. Son kırk metrede, aslında koşucu yavaşlamaktadır. Sonunda, yarış bitince beden de artık durabilir.

Dan'in ATP pillerinin onu tehlikeden kurtarması ve altmış metre uzaktaki arabasına götürmesi gerekiyordu. O esnada ne yapacağını, nereye kaçacağını düşünmedi bile. Arkasını döndü ve koşmaya başladı ve hayatında belki bir daha bu kadar hızlı koşamayacaktı. Çok kritik bir kaç saniye boyunca Dan bedenini sınırlarına kadar zorladı. Bu da hayatta kalması için yeterli oldu. Yangından uzaklaştığında, ancak o zaman az önce ne olduğunun farkına varabildi. Şoktaydı. Biraz sonra geri gidip havuza sığınan sekiz kişiye yardım etmesi gerektiğini hatırladı. Dan Perkins, kendi hayatını kurtararak, sekiz kişinin daha hayatını kurtarmış oldu. Bu kahramanlığı için daha sonra cesaret nişanı aldı.

Bacak Kası
Bacak Kası
İnsan bedeni sonsuz türde hareket yapabilir. Hepsi kendisine güç veren 600'den fazla kas sayesindedir. Ama kendi başlarına, bu kasların neredeyse hepsi işe yaramazdır. Yaptığımız her hareket bir çok kasın mükemmel bir uyumla çalışmasını gerektirir. Sadece yürümek bile 200 kasın eşgüdümüyle gerçekleşir. Araba sürerken bu sayı 100 olur. Bir fincan kahveyi masadan almak için bile 70 kas çalışır. Bu düzenek gerçekten çok basit bir şekilde çalışır. Sinir sistemimiz aracılığıyla kaslarımıza sinirsel uyarılar yollarız. Eğer bütün bu kaslarımız düzgünce, iyi düzenlenmiş ve eşzamanlı bir şekilde çalışırlarsa bu hareketleri gerçekleştirebiliriz. Bütün kaslarımız aynı sayıda sinir tarafından kontrol edilmiyor. Bedenimizin en büyük kasları olan bacak kaslarımız tam 500 sinirden komut alırlar. En büyük çekme gücü bu kaslarımızda bulunur. Ancak gerçek sihir büyük kaslarımızı değil, küçük kaslarımızı nasıl hareket ettirdiğimizde saklı.

Bedenimizdeki en karmaşık ve en kullanışlı organlarımız olan ellerimizdeki kaslar 4000 sinir tarafından kontrol edilir. Her elimizde 27 kemik, 30 ayrı kas ve 1600 km. daha uzun sinir hücresi ve kan damarı bulunur. Bunların hepsini eşgüdümlü kullanmak beynimiz için ağır bir iştir. Basitçe ellerimiz kullanmak bile beynimizdeki hareketle ilgili bölümün neredeyse yarısını işgal eder. Her hareketimizi beyin hücreleri arasındaki bir takım bağlantılar yönetir. Ancak, insanoğlu bu bağlantılarla doğmaz. Bunları öğrenmemiz gerekir. Bu yeteneği yaşadıkça kazanır ve geliştiririz. İlginçtir, bu gücü nasıl kontrol edebileceğimizi uyurken bile öğreniriz.

Bir futbol oyuncusunun topa her vuruşunda beyni kaslarının gücünü ve zamanlamasını kaydeder ve depolar. Böylece her denemede başarması daha da kolaylaşır. Yakında sinir uyarıları, düşünmesine gerek kalmadan kaslarına saatte 36000 km/h den daha hızlı bir şekilde ulaşacak. Ve hareket otomatikleşecek. Aslında bu alıştırma, hem sahada devam eder hem de gece boyunca.

Uyumak Marco'ya dinlenmiş olmaktan daha fazlasını kazandırıyor. Marco uyurken bütün gün geliştirdiği yetenekleri, beyninde bağlantılar olarak yerini alıyor ve sağlamlaşıyor. Hepimiz için, beynimizin rüya görürken ki faaliyeti yeteneklerimizi geliştirmek için uyanıkken yaptıklarımız kadar önemlidir. Geceleri uyuduğunuzda, özellikle REM(hızlı göz hareketleri) uykusunda, yani rüyalarımızı gördüğümüz uyku devresinde, hafızanızdakiler kalıcı hale gelir. Bir şeyleri bu dönemde öğrenirsiniz. Eğer bir futbol oyuncusuysanız ya da atletik anlamda neyle uğraşıyorsanız rüyalarınız da bunlarla ilgili olacaktır. Ve kafanızı bunlara daha fazla yordukça bedeninize daha fazla uyarı gönderdikçe bunları öğrenmeniz de daha kolay hale gelecek. Uyurken bile.

Ortalama olarak hepimiz hayatımızın 6 yılını rüya görerek geçiririz. Ve rüya görürken kaslarımızın hareketlerini kalıcı hale getiririz. Kaslarımızın devamlı çalışmasını sağlamak içinse başka bir güce ihtiyaç duyarız. Sizde de bulunduğuna inanmakta zorlanacağınız bir güç. Bu gizli gücünüz sizin saatlerce aralıksız hareket etmenizi sağlayabilir.

Paul Hopfensperger 21 millik İngiliz Kanalı'nı yüzerek geçmeye çalışıyor. Antrenmanının bir parçası olarak, 7 kilo yağ yaptı. Bu yağ hücreleri büyüdükçe Paul'ün kolları, göğüsleri ve göbeği kalınlaşmıştır. Muhtemelen bizim atalarımız da böyle gözüküyorlardı. Onlar için yağlar, enerji depolamak için çok önemli bir yöntemdi. Hırslı bir yüzücü de, sürekli hareketli olmaları ve çok yüksek seviyedeki fiziksel faaliyetini aldığı besinlerle dengeleme konusunda atalarımıza çok benzer. Onlar da sürekli avlanırlardı. Yani bir yüzücüye bakarsanız yakıt olarak kullandıkları maddenin çoğunlukla gerçekten yağ olduğunu göreceksiniz. Hem perhizle aldıkları yağ, hem de zaten depolanan yağ.

Paul buz gibi suya bir defa daldıktan sonra başarısını bedeninde depolananları nasıl kullanacağı belirleyecek. Başlangıçta, Paul’un son yemeğinde aldığı, karaciğerlerinde ve kaslarında depolanan karbonhidrat hemen glikoza dönüşür ve oksijenle yakılarak ona enerji sağlar. Bu esnada Paul’un kasları saatte 3000 kalori yakmaktadır. Bu da üç tane büyük boy hamburgerin kalorisine eşittir. Ama üç mil sonra bu kolayca bulunan glikoz bitmeye başlar. Paul bir yakıt krizi yaşamaktadır. Bu aşamaya atletler arasında "duvar" denir. Maraton koşucularının en çok korktuğu aşama da budur. Ortalama bir insanın iki ya da üç saatlik enerjisi vardır. İşte bu enerji tükendiğinde ki bu duruma "duvara çarpmak" da denir, fiziksel bir bitkinlik hissetmeye başlarsınız hatta zihinsel olarak da kendinizi tamamen tükenmiş, artık durmanız gerekiyormuş gibi hissedersiniz.

Beyniniz kan şekerinizin düştüğünü fark edince size kendinizi o kadar kötü hissettirir ki artık pes etmek istersiniz. Ama devam etmek için beyniniz yeni bir yakıt kaynağı bulmak zorundadır. Bedeniniz bu kaynağı elde etmek için şaşırtıcı bir şey yapar. Kendi yağıyla beslenmeye başlar, yani kendi kendine yamyamlaşır. Bir çoğumuzda, yağ hücreleri üretilmez ya da yakılmaz. Ne kadar yağ taşıyacağımıza bağlı olarak sadece büzüşür ya da şişerler. Glikoz bitmek üzereyken enerji elde etmek için yağ hücrelerini kullanmaya başlarız. Ama yağın işlenmesi karbonhidratlardan uzun sürer. Bu kaynak gecikmesiyse çoğu koşucunun kesilmesine neden olur. En iyi koşucular bu olayı o kadar çok yaşarlar ki bedenleri yakıt kaynağının değişim işleminin altından kalkabilir. Bu da onların "duvarı" aşıp bitiş çizgisine kadar gitmelerini sağlar.

Ama bu adamlar için başarıya giden yolda geçen süre Paul’un geçireceği zamanın ancak dörtte biri kadar. Koşucular gibi, onun da yakıt kaynağını değiştirmesi ve yağlarını tüketmeye başlaması gerek. Paul’un fazlalık yağ katmanları yakıt deposuna 60000 kalori daha ekledi. Bu da ilk atladığında karaciğerinden ve kaslarından kullanılan glikozun verdiği enerjinin 10 katına eşit. Ama yağı yakıta çevirmek için daha fazla oksijen ve akciğerlerini daha fazla yorması gerek. Dakikada 75 litre havayı, insan saçının telinden daha dar kanallardan ve toplam yüzeyi bir tenis kortunun yarısına eşit olan membranlardan geçirerek içine çekiyor. Bu güç Paul’u ilk altı saatte 19 km'lik bir mesafe boyunca götürdü. Ama bu kanalın uzunluğunun sadece yarısı ediyor. Başarmak için, neredeyse akşamüstüne kadar kasların yakıt pompalamaya devam etmesi gerek.

Aslına bakarsanız, hepimizin bedeni Paul’unki gibi tasarlanmıştır. O sadece çalışarak bunu ortaya çıkarmıştı. Paul’un antrenmanı kalp performansını geliştirmek üzerine kuruluydu. Ortalama bir insan kalbinin 5 litre kan çıkışı vardır. Ama çalışmış birisinin kalbi 35 litreye kadar kan pompalayabilir. Bu da daha fazla kanla, daha fazla oksijenin dağıtılması ve kesilmeden devam etmeniz için daha fazla enerji üretebilmeniz demektir. Her dakika Paul’un kalbi bizim kalbimizin pompaladığından 7 kat kan pompalıyor. Ve bunu birkaç saat boyunca yapıyor. Bu da onu kanalda 28 km. boyunca idare etti. Artık Fransız kıyısı sadece 6 km ötede. Bu yüzüşü Paul’a 7 kg. yağa mal oldu.

Bir günde, birçoğumuzun bir haftada yaktığından daha çok kalori yaktı. Aslında hepimiz böyle büyük miktarda enerji depolayabilecek ve yakabilecek şekilde tasarlandık. Bitkinliğe rağmen Paul kalbini ve kaslarını son bir hamle için daha zorluyor. Yorucu geçen 14 saatin ardından, Paul karaya çıkıyor.

Kulağa garip gelse de bedenlerimiz böyle sınavları verebilecek nitelikte. Ve bunun tek nedeni atalarımızın hayatta kalmak için uğraşırken güçlü olmak için yağ depolamaları. Bu bedenimizi sınırlarına zorlayabileceğimiz bir çok yoldan sadece birisi. İçimizde saklı bir güç, bir kas ve kemik ağı bize eşi olmayan bir esneklik, muhteşem bir eşgüdüm ve bir kriz anında, kurtulmamız için yabani bir güç ve hız sağlıyor.

İş gövde gösterisine gelirse hepimizin içinde yaşayan bir süper kahraman var: İnsanoğlunun bedeni.

Türkçeye kazandıran Oğuzhan Öğreden.


2 yorum:

  1. Teşekkürler güzel bir yazı olmuş.Bütün bu enerji patlamasını beynimizde oluşan bir düşünce de ortaya koyabilir.

    YanıtlaSil
  2. gerçekten yazıyı çok beğendim hazırlayanın ellerine sağlık

    YanıtlaSil

Lütfen soru sormadan önce, sorunuzu öncelikle arama kutusunu kullanarak araştırınız. Güzel yorumlarınız içinde teşekkürler.

Yorum Kutusu