Bağışıklık Sistemi

Bağışıklık Sistemi
Bağışıklık Sistemi
Çevremizde, üstümüzde başımızda, içimizde bir an bile durmayan ama göremediğimiz bu nedenle de farkında olmadığımız müthiş bir yaşam mücadelesi var. Bu mücadeleyi göremiyoruz çünkü mücadeleyi verenler ancak mikroskopla görülebilecek kadar ufak canlılar. Bu ufak canlıların bir kısmı zararsız, ama bazı türleri var ki onlar ancak insan hücrelerini yiyerek ve zehirleyerek yaşamlarını sürdürebiliyorlar.

Mikroplar insan sağlığı için son derece tehlikelidir. Hastalıklar onların eseridir. Sağlığı tehdit eden başka unsurlarda vardır. Bitkiler aleminde zehirli mantarlar, hayvanlar aleminde parazit kurtları, şeritler, tenyalar, bazı tek hücreli hayvanlar, akciğer iltihabı, cinsel organ hastalıkları, frengi, tetanoz, menenjit, kızıl gibi ölümcül hastalıklara neden olan ve zararlı bakteri diye adlandırdığımız tek hücreli organizmalar bu tehlikeli mikroplar arasındadır.

Vücuda giren bakteriler çoğu zaman neden oldukları değişiklerle canlı hücreleri bozan ve parçalayan bir etki meydana getirirler. Bazılarının salgıları en güçlü zehir kadar öldürücüdür.

Sağlığımızı tehdit eden son grupsa bakteriden daha ufak, daha basit, daha hareketli ve çoğu zaman çok daha tehlikeli ve öldürücü olan virüslerdir. Virüs büyümez, kendi içinde çoğalmaz, beslemez ve beslenmez özellikleriyle canlı mı cansız mı olduğu bile tartışılan bir yığın genden oluşmuştur. Önce bir hücreye girer ve orada çoğalmaya başlar. Virüsler hiçbir şeyi kendi kendilerine yapamazlar. Üremek içinde hücrenin kimyasal bileşenini ve hücredeki elementleri kullanmak zorundadırlar. Girdiği canlı hücreyi de virüs üreten bir fabrikaya dönüştürür.

Virüs Çoğalması
Virüs Çoğalması
Hücre oluşumlarını tamamlamış virüslerle dolunca parçalanır ve ölür. Serbest kalan virüsler yeni hücrelere saldırarak kendileri çoğalırken hücreleri öldürmeye devam ederler. Virüsler nezle grip gibi basit hastalıklardan başlayarak sarılık, su çiçeği, kızamık, kabakulak, çocuk felci ve en korkuncu AİDS’e kadar sayısız hastalıklara neden olurlar.

Sağlığımızı tehdit eden bakteriler virüsler, yediklerimizde dokunduklarımızda teneffüs ettiğimiz havada kısacası her tarafta çevremizi sarmışlardır. Peki, vücudumuz bu tehlikelere karşı nasıl korunur? Devamlı bir şekilde hastalanmadan nasıl yaşıyoruz? Bunun nedeni vücudumuzun bu tehlikelere karşı devamlı bir mücadele hatta savaş halinde oluşundandır. Bu savaş vücudumuzu istila etmek isteyen mikroplarla onu koruyan unsurlar arasındadır.

Mikroplara karşı koyan ilk zırh derimizdir. Deri mikropların vücudumuza girmesini engelleyen bir duvar oluşturur. Derinin kesitine baktığımızda canlı ve cansız deri hücrelerinin birbirinin içine girerek oluşturdukları katmanların, mikropların alttaki canlı dokuya ulaşmasını engelleyen bir yapıda olduklarını görürüz.

İlk bakışta deri üzerindeki gözeneklerin, mikropların vücuda girmeleri için oldukça uygun pencereler olduğu sanılabilir. Oysa bu deliklerdeki ter ve yağ salgıları birçok bakteri için zehirli bir etkiye sahiptir. Ayrıca bu deliklerde dışarıya doğru bir hareket olduğundan mikrop gibi ufak canlıların bile içeri girmesi imkansızlaşır. Akımın dışarıya doğru oluşu vücudumuzun en zayıf olduğu doğal vücut açıklıklarında daha da büyük önem kazanır. Besin artıklarını dışarı atan sistem, açık alanlardan girme eğiliminde olan mikropların vücudun iç kısımlarına doğru ilerlemesini engeller. Ayrıca bu organların çeperlerinden salgılanan yapışkan salgı onları yakalayarak akımın dışarı doğru olan etkisiyle vücuttan atar.

Ancak ağız ve burnumuz için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Çünkü bu organlarda hareket içeriye doğrudur. Yediklerimiz ve içtiklerimizden başka solunum yoluyla da milyonlarca mikrobu vücudumuza alır ve derinliklerine yollarız.

Vücuda giren mikropları ilk önce mukoza zarı karşılar. Mukozanın üzerinde devamlı olarak boğazımıza doğru dalgalar halinde hareket eden tüyler vardır. Hem besinler hem de hava boğazın bu bölümünden geçer. Sonra yolları ayrılır besinler bir yoldan hava başka yoldan ilerler. Buradaki savunma stratejisi mukoza üzerinde bulunan yabancı cisimleri mideye yollamak üzerine kurulmuştur. Sindirimi salgılayan mide salgıları vücuda giren her türlü mikrobu yok edecek kuvvettedir.

Yaralar ve yanıkların mikropların aradıkları fırsatı oluşturduğu muhakkaktır. Ancak bu niyetlerine karşılık bir takım koruma mekanizmalarını harekete geçirerek, vücut tehlikeyi önleme ve lokalize etme mücadelesine yönelir. Yaralanmalarda mikrobun vücuda girdiği yer kanamayla kapanır. Ve gelenlerde dışarı atılır. Sonrada vücut orada geçici bir kabuk oluşturur. Böylece yarayı mikroplara karşı kapalı tutar.

Fagositoz hücresinin bakteriyi yok etmesi
Fagositoz hücresinin
bakteriyi yok etmesi.
Tüm bu önlemlere rağmen mikroplar vücudumuza bir şekilde girecekler ve çoğalarak hücrelerimizi yok etmeye çalışacaklardır. Buna karşı vücudumuzdaki koruyucu unsurlar harekete geçer. Bunların başında fagosit ve lenfosit adını alan akyuvar hücreleri gelir. Normal bir vücuttaki sayıları 20 trilyon civarındadır. Vücuda zararlı olduğunu anladıkları her şeyi yutup yok etme yeteneğine sahip olan fagositler savunmanın ön hattındadırlar. Burada bir fagosite bir bakteriye hücum ederken görüyoruz. Doymak bilmeyen bu yaratıklar olmasa hastalıklardan kurtulamazdık.

Peki ya saldıranlar savunanlardan daha çok olursa o zaman ne olur? O zaman lenfositler devreye girer. Değişik tipteki lenfositler bağışıklık sistemimiz (immün sistem) içinde değişik görevler üstlenmişlerdir. Asıl olan düşmanı tespit edip yok etmektir. Lenfositler vücudumuzun bağışıklık sisteminin son halkasını oluştururlar. Fagositler ve lenfositler devamlı nöbet halindedir. Bazıları canlı dokuların arasından da geçerek vücudun herhangi bir noktasına ilerleyebilir.

Dolaşım sistemi ve lenf sistemi dahil olmak üzere vücudumuzdaki bütün yollar bağışıklık sistemimizin bu askerleri tarafından tutulmuştur. Karargahları lenf sistemimizdedir. Lenf damarlarının birleştiği yerlerde lenf bezi dediğimiz dokular vardır ki, bunlar fagosit ve lenfositler ile doludur.

Fagositoz hücrelerinin grip virüsüne karşı savunması.
Fagositoz hücrelerinin grip
virüsüne karşı savunması.
Peki gribe yakalanmış birinde fagosit ve lenfositler nasıl bir mücadele veriyor. Burada çok çabuk üreyen virüsler karşısında kaybedilmiş bir savaşı sürdürmeye çalışan fagositleri görüyoruz. Bir çok doku hücresini istila eden virüsler yeni hücrelere doğru hücumlarını sürdürürken fagosit bunların pek azını yakalayabiliyor. Gördüğünüz büyük fagosite makrofaj adı verilir. Makrofajın özelliği virüsü yuttuktan sonra bir parçasını kendi üzerinde tutabilme yeteneğine sahip olmasıdır.

Makrofajın arkasında yardımcı T hücresi adı verilen bir lenfosit vardır. Görevi saldırgan virüsü tanımlamak ve bu bilgiyi diğer lenfositlere ulaştırmaktır. Yardımcı T hücresi makrofajın üzerindeki virüse kilitlenir ve onu tanımlayarak yapısını öğrenir. Hücre tarafından tanımlanan bu virüs parçasına antijen denir. Yardımcı T hücresi sonra çoğalmaya başlar ve her biri bu antijen hakkında gereken bilginin sahibidir. Yardımcı T hücresi kısa zamanda lenf bezlerine ulaşır. Burada harekete geçmek için böyle bir zamanı bekleyen lenfosit türleri vardır. Antijenin tanımı bu lenfositlere de verilir. Bazıları bir değişime uğrayarak genişler, bölünür, yardımcı B hücresi ve öldürücü T hücresi haline gelirler.

Lenfositlerin savaşa hazırlandığı bu sırada lenf bezleri şişer. Uyarılan B hücreleri bir silah fabrikası gibi çalışmaya başlar. Ürettikleri silah virüslere karşı koyan antikorlardır. Antikorlar Y biçiminde ve uçları daha önce tanımı yapılan antijene yapışmaya uygun bir haldedir. Antikorlar ve öldürücü T hücreleri lenf bezlerinden hareketle bu ana kadar işleri gayet iyi giden virüslerin üzerlerine giderler. Virüs artık tam bağışıklık kazanmış bir güce karşı savaş vermek zorundadır.

Antikorların virüsü etkisiz hale getirerek gruplaması ve fagositoz hücrelerinin bu grubu yok etmesi
Antikorların virüsü etkisiz
hale getirerek gruplaması ve
fagositoz hücrelerinin
bu grubu yok etmesi
Öldürücü T hücresinin görevi virüsten hastalık almış hücreleri yok etmektir. Hücre üzerindeki ufacık bir antijen parçası hastalıklı hücreleri antikorlara gösterecektir. Öldürücü T hücresi böylelikle hastalıklı hücreyi teşhis etmekte güçlük çekmez. Hücreye yapışarak hücrenin zarında delikler açar ve öldürücü bir kimyasal bileşimi hücrenin içine salarak hedef aldığı hücreyi parçalar. Hücrelerin dışında gezinen virüsler bu saldırı karşısında uzun süre dayanamazlar. Virüsleri artık iyi tanıyan antikorlar virüslerin etrafını sararlar ve onu etkisiz hale getirirler. Antikorlar ayrıca kendi aralarında da kenetlenirler ve zararsız hale getirilmiş virüslerden fagositlerin hücumuna uygun kümeler oluştururlar.

Virüsleri saran antikorların varlığı fagositlerinde iştahını açar. Öldürücü T hücresi sağda solda gizlenmiş virüsleri bulup yok ederken antikorlarda ortalıkta gezinen virüsleri sararak onları zararsız hale getirirler.

Bu sırada ortaya başka tür bir lenfosit çıkar. Bunun görevi B hücresi ile öldürücü ve yardımcı T hücrelerinin faaliyetlerini yavaşlatmak ve savaşın bittiğini duyurmaktır. Ne var ki lenfositlerin faaliyetleri öyle bir anda durmaz. Mücadele sırasında oluşan hafıza hücreleri diyebileceğimiz özel nitelikle T ve B hücreleri antijenin nitelikleriyle ilgili tüm bilgileri yıllarca korumak üzere kaydeder. Aynı virüsün ileri bir tarihteki saldırısı karşısında bu hafıza hücreleri bağışıklık sistemimizi uyararak bu virüsün etkisini süratle ortadan kaldırırlar.

Bir kere kızamık çıkaran bir kişinin bu hastalığa bir daha tutulmamasının nedeni bu bağışıklık sistemidir. Ve aynı durum başka hastalıklarda da böyledir. Örneğin çocuk felcinde bu hücreler, kişi çocuk felci geçirdiği için değil polio aşısı olduğu için kazanılmıştır. Dikkatle hazırlanan bu aşıda insanı hasta etmeyecek ama bağışıklık sistemini harekete geçirmeye yetecek miktarda polio antijeni vardır. Vücut ilerde gerçek çocuk felci virüsü ile karşılaşırsa aşı yoluyla kazandığı bağışıklık nedeniyle hastalığı yenecektir.

Bazı mikroplar özellikle soğuk algınlığı ve grip virüsleri az da olsa birbirinden farklı ve devamlı değişkenlik içindedir. Bir evvelki hastalık nedeniyle vücudun oluşturduğu bağışıklık bu nedenle bir sonraki virüse etkili olamamaktadır.

AİDS Virüsü
AİDS Virüsü
1981 yılında bilim adamları dünyaya yayılan çok ölümcül bir hastalığın teşhisini koydular. AİDS. Aids hastalığına bu virüs sebep olur. Acquired Immune Deficiency Syndrome kelimelerinin baş harflerinin birleştirilmesinden ortaya çıkmıştır. Türkçe karşılığını Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu olarak veriyoruz.

AİDS’in böylesine dehşet verici bir hastalık olmasının nedeni bağışıklık sistemimizin çok önemli bir halkası olan yardımcı T hücrelerine saldırıp onu etkilemesidir. Genellikle kan ve döl yoluyla geçen AİDS virüsü vücuda girince ilk olarak bir yardımcı T hücresine yada bir makrofaja yerleşir. Burada çoğalan virüs kana karışır. Aids virüsü yardımcı T hücresini uzaktan tanıma yeteneğine sahiptir ve derhal içine girer. Yardımcı T hücresi, B hücresi ile öldürücü T hücrelerini yardıma çağırmak yerine yeni AİDS virüsleri üreten bir yapıya bürünür. Virüs bir yardımcı T hücresinden diğerine yayılır ve böylelikle yardımcı T hücreleri süratle yok olur.

Yardımcı T hücrelerinin azalması bağışıklık sistemine öylesine zarar verir ki mikroplar hiçbir direnişle karşılaşmadan vücuda yerleşmeye başlar. AİDS’in bugün için bir tedavisi yoktur. Bu hastalığa karşı yapılacak tek şey bu virüsün vücuda girmesini önleyici tedbirlere dikkat etmektir. Bu tedbirlerin başında vücudunda AİDS virüsü olan bir kimseyle cinsel ilişkide bulunmamak gelir. Dikkat edilmesi gereken ikinci hususta AİDS’li birinde kullanılan şırınganın bir başkasında kullanılmamasıdır. Ne yazık ki birçok insan bu hususlara dikkat etmemekte ve dünyadaki AİDS’li sayısı da giderek artmaktadır.

Bağışıklık sistemiyle ilgili bilgilerimiz henüz oldukça sınırlıdır. Bu genç bilim dalının bulup ortaya çıkarması gereken daha pek çok bilinmez vardır. Öyle ki bundan 15 – 20 yıl önce AİDS’in nasıl bir gelişme sonucu ölüme neden olduğu vücudun bağışıklık sisteminin nezle ve gribe karşı nasıl olup ta etkili olamadığı bile bilinmiyordu. Kızamık ve çocuk felcinin aşı ile yenilebilmesi bütün bulaşıcı hastalıklara bir çare bulunduğu yanılgısına sebep olmuştur. Ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Ve gerçekleşmesi içinde galiba daha çok mesafe aşılması gerekiyor.


2 yorum:

  1. Anlattığınız gibi aidse çare bulunamamasının sebebi yardımcı t hücreleri yani lenfositleri etkisiz hale getirdiği içindir.
    Bilgi için teşekkürler

    YanıtlaSil
  2. Bilgiler icin tesekkurler bisey sormak istiyorum hastamiz war omirligini sarmis tumor bu T hucrelerini nasil nasil guclendiricez cogalticaz omirilik beyin kisminada etkili olurmu

    YanıtlaSil

Lütfen soru sormadan önce, sorunuzu öncelikle arama kutusunu kullanarak araştırınız. Güzel yorumlarınız içinde teşekkürler.

Yorum Kutusu