Beyin Kontrolünün Kontrolü

Sinir Sistemi ve Beyin
Sinir Sistemi ve Beyin
Çoğumuz bedenlerimizi yeterince tanıdığımız sanırız. Ama baskı altında kaldıklarında bize ne kadar sıra dışı olduklarını gösterirler. O kadar karışık ki, içimizde olan birçok olay hala bizi şaşırtmaya yetiyor. Gizli bir dünya, ama artık eski zamanların aksine bu dünyayı üç boyutlu olarak inceleyebiliyoruz. Duyularımız görmemizi, duymamızı ve dünyaya dokunmamızı mümkün kılarak hayatta kalmamızı sağlar. Derimizin hemen altında başlarlar.

Bir milyondan fazla ufak alıcı bize ham veri sunar. 70 km uzunluğundaki sinir lifimiz de inanılmaz bir hızla yanıt vermemizi sağlar. Duyularımız bizi tehlikelere karşı uyarır. Saldırı aldığımızda, savunmanın ön saflarını onlar oluşturur. Sıra dışı marifetler sergilememizi sağlarlar. Sınırlarımıza zorlandığımızda, duyularımız hayatımızı bile kurtarabilir.

Bir pilot, fırtınaya rağmen yedi tonluk bir makineyi hatasız bir hassaslıkla yönetiyor. Bunu başarabilmek için, bedenimizin alıcıları uç noktalara zorlanıyor. Sahil Güvenlik'in kameraya
aldığı bu görüntülerde iki çocuk mutlak ölümle yüz yüze kalıyorlar. Oregon sahilinin hemen kıyısında azgın akıntılar çocukları kıskaca almış ve dalgalar yükselmekte. Tek umutları bir helikopterdi. Dokuz milyon dolar değerinde bir yüksek teknoloji ürünü.

Ama rüzgar helikopteri döverken çocuklar için asıl önemli olan herhangi bir helikopterden çok daha karmaşık bir düzenek. Gezegendeki en gelişmiş iletişim sistemlerinden birine bağlanan yarım milyon mikro sensör. İşte bunu derinizin altında bulabilirsiniz. Bir sineğin kanat çarpışını bile hissedebilecek kadar hassas dokunma alıcılarının da aralarında olduğu ilginç cihazlardan oluşan bir ormanla donatılmış haldeyiz. Pilot Matt Gingrich'in çocukları kurtarabilmek için bütün alıcılarını en uyarılmış hallerine geçirmesi gerekli. 55 kilometre hızla esen rüzgarın üstüne, her yanlarında kayalar vardı. İnsanın sinirlerini yıpratan bir durum, hem de çok.

Matt'in elindeki her altı santimetre karede altı yüz dokunma sensörü bulunur. Bazıları, örneğin en hafif temasları kaydedenler yüzeye yakınken, diğerleri daha derinlerde yatar ve daha sert basınçları algılar. Bu alıcılar, bir sinir ağıyla Matt'in beynine uyarılar yollar. Saniyenin çok küçük parçalarında, beyin de motor sinirleri uyararak yönlendirme aletlerinde duran ellerine hassas hareketler yaptırır. Helikopteri kayaların üzerinde sabit tutarken her elini 4000 sinir yönlendirir. Aynı zamanda Matt'in diğer alıcıları da onu bilgiye boğmakta. Bir yandan bir düzine araçtan bilgileri okuyup bir yandan da çevresini izlemesi gerekiyor. Aşağıda neler olup bittiğini onlar görebildikleri için, ekibi de dinlemek zorunda.

Bütün bunların arasında Matt'in duyu sisteminin bir de yükseklik, hız ve konumunu hesaplaması ve dengede tutması gerekiyor. Bu da dünyadaki tüm bilgisayarların gücünün ötesinde bir işlem. Bütün bu farklı işleri aynı anda yapacak ve bir yandan da bunların her birinin sonuçlarını ayrı ayrı, anında değerlendirebilecek kadar gelişmiş bir makine hala yapılamadı.

Matt'in sinirlerindeki sinyallerin hızı hareketleri için oldukça önemli. Bu hız, kurtarma yüzücüsünün kayalara çarpmasını önlüyor. Şaşırtıcı olan ise sinirlerimizin bu hızı mümkün kılan yapısı. Sinirlerimiz bir araya gelmiş ince hücrelerden oluşur, bazılarının boyu 90 santimetreden uzundur, beynimize doğru ve beynimizden elektrik sinyalleri taşır. Yalıtılmış olması elektrik hattını korurken bir yağ katmanı da ana sinirlerimizi sarar bir sinyalin, bir başkasıyla karışmasını önleyen, böylelikle Matt'in sinir sisteminde saatte 400 km’den yüksek hızla gezinmelerini sağlayan da bu yağ katmanıdır.

Kurtarma yüzücüsü kayaların yakınında sallanırken, operasyonun en zor kısmı burası. Matt'in sinirleri o kadar hızlı çalışıyor ve elleri o kadar hassas ki ince ayarları düşünmeden bile yapabiliyor. Hislerine dayanarak, düşünebileceğimizden daha hızlı bir şekilde, içgüdüleriyle hareket ediyor. Bu hepimizin her gün yaptığı bir şey. Müzik yapmamızı, sanat eserleri meydana getirmemizi, hatta hayat kurtarmamızı sağlıyor.

Dokunma alıcılarından oluşan bu orman etrafımızda olan her şeye anında tepki verebilmemizi sağlar. Ama bu ormanlar derimizin altında eşit olarak dağılmamıştır. Ellerimizde, bacaklarımızın arkasına oranla 6 cm²’ye yüz kat daha fazla alıcı düşer. En çok nerede ihtiyacımız varsa oraya yerleşmişlerdir. Eğer hissetme hassaslığıyla organlarımızın büyüklüğü oranlı olsaydı bedenimiz
şöyle bir şey olurdu.

Dillerimizin ve dudaklarımızın iki kat büyük olması gerekirdi. Aynısı ellerimiz, parmaklarımız ve ayaklarımız için de geçerli. Diğer duyularımızın dağılımı farklıdır. Sıcaklık alıcıları en fazla parmak uçlarımızda, burnumuzda ve garip bir şekilde, dirseklerimizde bulunur. Hepsinin önemli bir görevi vardır. İnsan bedeninin her yanında her günün, her saniyesinde sinirlerimiz beynimize hissettiklerimizi taşır. Biz farkına varmasak bile bu sinyaller bedenimizin işleyişini düzenler.

Hava ısındığında, alıcılarımız ve sinirlerimiz bizi hayatta tutmak için beraber çalışır. Geniş Avustralya çöllerinde sıcaklık 55 dereceye kadar çıkabiliyor. Yolda kalmanın hiç de yeri değil ama Matthew McGough ve kızı Shannon'ın başına, en yakın kasabaya yüz mil uzaklıktayken, tam olarak bu geliyor. O kadar sıcak ki, bir parça et dışarıda bırakılırsa 4 saatten kısa sürede kızarabilir. Buna rağmen Matthew ve Shannon 8 gün sonra, hala hayattalar. Pikapları arıza çıkarttıktan sonra saniyeler içinde bedenleri iç sıcaklıklarını 36 derece civarında tutmak için tepki vermeye başlıyor.

Bu, yüz binlerce ufak sıcaklık alıcısı ve onların tetiklediği soğutma sistemi sayesinde oluyor. Cildimizin sıcaklığı 34 derecenin üzerine çıktığında alıcılarımız beynimize sinyaller yollar. Beynimizin merkezindeki termostat da soğutma işlemini başlatmak için diğer sinirleri kullanır. Bir saat sonra, ikisi de yüksek miktarda terlemeye başlamıştır.

Bedenimizi soğutmanın bundan daha etkili bir yolu yok. Derimizin altında, bir milyondan fazla ter bezi yatar. Sıcakladığımız da, kan damarlarımız, derimizin yüzeyine kan ve sıcaklığı daha hızlı getirebilmek için genişler. Ter bezlerimiz kandan su elde eder ve bu suyu dışarıya verir. Bu su buharlaştıkça, bizi serinletir. Sıradan şartlar altında bir günde neredeyse 2 litre ter üretiriz. Ama olağan dışı durumlarda, çok daha fazla ter atarız.

Ama atılan suyun bir şekilde bedene geri gelmesi gerek. İnsan bedeninin yüzde 75’i sudur. Yaşamsal organlarımızın çalışabilmesi için, bu sudan kendi paylarını almaları gerekir. Normalde, bedenimizde soğutma sistemimize yönlendirecek kadar su olur, ama biz de su kaybı yaşamamak için bedenimizi takviye ederiz.

Avustralya çöllerinde geçen dördüncü günün ardından Matthew ve Shannon'ın suları biter. Bedenimizdeki suyun yüzde 3’ünü kaybetmemiz bile kramplara, baş ağrılarına ve algıda bozukluklara neden olur. O kadar çok su kaybederler ki, halüsinasyonlar görmeye başlamışlardır.

Sıcaklık

Sıcaklık zihninizle oyunlar oynuyor. Zihninizi hayatta kalmaya, bir şeyleri çözmeye ve onları halletmeye, ona buna odaklamaya çalışıyorsunuz. Daha bir sürü şey. Artık bedenlerinin su kaybına karşı bir tepki vermesi gerekiyor. Beynimiz, yaşamsal organlarımızı susuz bırakmamak için şaşırtıcı bir tepki veriyor. Bedenimizin termostatını devre dışı bırakarak terlemenin durdurulmasını emrediyor. Ve ter bezlerimiz kuruyor. Bunun ardından sinirlerimiz, bedenimizin diğer bölümlerine suyu kalbimize, akciğerlerimize ve böbreklerimize çekmesini söylüyor.

Kanımız yoğunlaşır ve pıhtılaşmaya başlar. Su karaciğerlerimizden emilir. Bu da kabızlığa neden olur. Gözlerimiz bile kurumaya başlar. Yutkunamazsınız bile çünkü ağzınızda yutkunmanızı sağlayacak bir şey olmaz. Diliniz sanki ağzınızda bir tuğla taşıyormuşsunuz gibi hissettirir. Shannon ve Matthew'un bedenleri neredeyse çökmek üzere. Ama derimizin altındaki alıcılardan oluşan ağ sıcakta haşlanmalarını önledi ve onları bir haftadan uzun süre hayatta tuttu. Hayatta kalabildiler çünkü bedenleri suya olan ihtiyaçlarını ve serinleme gereksinimlerini dengelemeyi bildi. Beyinleri son bir içgüdülerini daha devreye sokmuştu. Bedenlerini korumak için çukur kazıp kendilerini yakıcı çölden yalıtabildiler. Bu da hayatlarının kurtulmasına yetti.

Bedenimizin sıcaklığa verdiği tepkiler ölümle kalım arasındaki ince çizgiyi çizebilir. Bütün hislerimizin içinde birçoğumuzun hissetmemeyi isteyeceği, acı hissidir. Ama acı, yaşamsaldır. İnsan bedeninin en büyük gizemlerden biri acının işlevinde gizlidir. Ve şimdi bu gizemi aydınlatmaya başlıyoruz.

Amy Racina'nın California'da Sierra Nevada Range'de yalnız başına hayka gittiği gün, ayağı kaydı. Desteğini kaybetti. Ve 18 metre yükseklikten sert granit zemine düştü. Bu düşüş sağ ayağının ve kaval kemiğinin kırılmasına neden oldu. Sağ dizi dört parçaya bölünerek yerinden çıktı. Sol bacağı da bacağının arkasında ve kalçasında parçalandı.

Merkezi Sinir Sistemi
Merkezi Sinir Sistemi
Amy'nin sinir sistemi, anında olayla ilgilenir, yüzülen deri ve kırılan kemiklerden acı sinyalleri yollamaya başlar. Acı beynimizi hasara karşı uyarıp, bizi korumak için vardır. Herhangi bir sakatlık, acı alıcılarıyla kimyasal tepkimeleri tetikler. Bu alıcılar sinir sistemine, beyne doğru yol alacak elektrik sinyalleri yollar. Acı sinirlerimiz diğerlerinden çok yavaş işler. Acıyı ve ağrıları ileten sinyaller o kadar yavaş ilerler ki sakatlığın gerçekleşmesiyle acıyı hissetmemiz arasındaki gecikmeyi fark ederiz. Bu gecikme, acının nedenini ortadan kaldırmamız için acı bize bütün etkisiyle hakim olmadan, çok kıymetli saniyeler verir.

Beynimiz, acı konusunda diğer hislerimizden farklı bir şekilde çalışır. Acı, beynimizin çok farklı bölgelerinde işlenir ve bu bölgeler kişiden kişiye değişiklik gösterir. Acı, bir duyumsamadır. Beyinde gerçekleşir. Bir sakatlığın beyinde tercüme edilmiş halidir. İnsandan insana bu kadar farklı olmasının nedeni budur. Bir benzetme yapmak istiyorum, belki bu konuyu biraz daha netleştirebilir.

Bir tabloya bakan iki insan düşünün. Birisi çok güzel olduğunu söyler. Bunlar o tabloya yirmi milyon dolar ödemek için can atarlar. Bir başkası daha bakar ve resmi anlamaz. Öylece yürüyüp gider. Önemli nokta şu ki, acının deneyimlerden oluşan duygusal bir unsuru vardır. Ve bir insanın acıyı algılamasını değiştirecek ve özelleştirecek olan da, işte bu duygusal unsurdur. Yani hepimiz acıyı farklı bir şekilde hissederiz. Bu da neyle uğraştığımıza, kim olduğumuza göre değişebilir.

Amy Racina düşüşün ardından, uyandığında ıstırap içinde olmayı bekliyordu. Ama sınırlarda gezerken sinir sistemimiz inanılmaz bir numara yapabilir. Eskiden sağ dizinin olduğu yerde büyük ve açık bir boşluk vardı. İki bacağını da hareket ettiremiyordu ama şaşırtıcı bir şekilde, acı yoktu. Acı algılanır, ama rahatsızlık vermez. Çarpışma anında Amy'nin acı sensörleri sinyal göndermeye başlar. Bu sinyaller beyne doğrudan gitmez. Omurilik üzerinden giderler. Omurlara girdikten sonra bir kapıdan geçerler. Jöle kıvamında bir dokunun içinde gömülü olan sinirlerimizde sinapsis olarak bilinen, iki sinirin buluşma noktaları vardır. Sinyal, küçük bir boşluktan atlayarak sinirden sinire geçer ve omuriliğimiz üzerinden beyne doğru ilerler. Bu sıçramaların çok önemli bir özelliği vardır.

Durdurulabilirler

Bu, beynimize inanılmaz bir güç verir. Acıyı bastırmak için beynimiz endorfin salgılanmasını emreder. Endorfin omuriliğimizdeki sıçramalara, sinapsislerin oluştuğu yerlere doğru akarak acı sinyallerinin atlamasını engeller. Sonuç, acı hissi yok. Bu doğal ağrı kesiciler morfinden bile güçlüdür. Ve ne zaman üzerimizde baskı oluşursa beyin endorfinin gücünü serbest bırakabilir.

Savaş alanında vurulan askerler olur ve kurşun yarasının olduğu belli bile olsa hiçbiri anında acı hissettiğini söylemez. Kafalarının üstünden mermiler uçuşmaktadır. Ve hayatları tehlikededir. Beyin bu durumu değerlendirir ve "Şimdi acı hissetmenin hiç de sırası değil." der.

Amy'nin beyni acıyı hissetmesinin bir faydası olmayacağını biliyordu. Acıyı kesmek, harekete geçmesi için önemli bir imkan yaratabilirdi. İlk yaptığı şey nispeten ciddi gözüken yaralarıyla ilgilenmek oldu. Amy'nin düştüğü yer, herhangi bir yardım imkanından uzaktaydı. Kurtulma umudunun olması için bile kendisini dağdan indirmesi ve bir patikanın yakınlarına gitmesi gerekiyordu. Ama süründükçe, acı daha da artmaya başlar. Amy hırpalanmış ve yaralı halde iki gün boyunca sürünür. Bu arada sinir sistemi tarafından salgılanan endorfin sayesinde acıyı zihninin dışında tutuyor.

Kurtarıcılar onu bulduğunda Amy gevşiyor, endorfin kesiliyor ve acı bütün bedenine yayılıyor. Acıyı gerçekten hissettiği an tam sedyeye alındığı andı. Eğer bu acıyı en başından beri hissediyor olsaydı Amy o dağdan asla inemezdi. Ama sinir sistemi acıyı engelleyerek kurtulmasına yardımcı oldu. Sekiz ameliyatın ardından Amy tekrar yürüyebiliyordu.

Hikayesi şaşırtıcı olsa da, benzersiz değil. Şartlar gerektirirse herkesin sinir sistemi acıyı durdurabilir. Ama bedenimiz her zaman acıyı devre dışı bırakmaya çalışmaz. Bazen de sinir sistemimiz canımızın daha çok yanmasına neden olur. Acı hissimiz, genellikle bedenimizin hasar gördüğünü anlayabilmemiz için tek yoldur. Acı, merkezî uyarı sistemimizdir.

Çiftliğindeki ek yapılardan birinde çalışan David Edgar'ın, Amerika'nın en ölümcül örümcek türlerinden birine sadece birkaç santim uzakta olduğundan haberi yok. Kahverengi keşiş örümceği. Bu küçük örümcekler insanlara çok seyrek saldırırlar. Ve bugün David'in şanssız günü. Başlangıçta ısırığın farkına varmaz. Ama bir gün sonra, acı duymaya başlar. Ama David'in acısı örümcek ısırığından dolayı değildi. Bedeninin hayatını kurtarmaya çalışmasındandı. Derimizde bir yaralanma olduğunda bir örümcek ısırığı da olsa basit bir kesik de olsa bedenimiz hemen bu durumla mücadele etmeye başlar.

İlk olarak yarayı temizlemek için beyaz kan hücrelerinden oluşan infaz devriyelerini gönderir. Ardından yaranın etrafındaki doku şişer ve sinir uçlarını rahatsız eder. Bölge iltihaplanır ve acı vermeye başlar. Gördüğünüz gibi, acıya neden olan yaranın kendisi değil bedenimizin yaraya tepkisi. Ve bunun iyi bir nedeni var. İltihaplanmanın verdiği acı sinir sistemimizin bizi korumak için başka bir yöntemi. Bir tür güvenlik çemberi polislerin kazalardan sonra çektikleri şeritlerin bedenimizdeki hali.

Uyarı şeritleri sürücüleri o bölgeye girmemeleri için uyarır. İltihaplanmadan duyduğumuz acı da o bölgeyi korumamız ya da bir şeyler yapmamız için bizi uyarır. Eğer bir kahverengi keşiş örümceğinin ısırığını görmezden gelirseniz sonuç kötü bir sürpriz olabilir. Çirkin, ülserli bir bölge, belki de kangren. David Edgar'ın durumunda, sinir sisteminin bu tepkisi onu ısırıktan haberdar etti ve zamanında tedavi görmesini sağladı. İster kırılan kemiklerimizden, anında duyduğumuz acı olsun ister bir iltihaplanmanın geç hissettiğimiz acısı bunların olmasının tek bir nedeni var:

İnsan bedenini korumak

Acı, yaşadığımız en önemli ve en temel deneyimlerden biridir. Acı olmasaydı, insan türü olarak varlığımızı sürdüremezdik. O kadar iyi bir şey ki, kötülüğü de buradan geliyor. Şaşırtıcı olan ise, acı alıcılarımızın haberimiz olmasa da bizim için sürekli çalışıyor olmasıdır. Sandalyede otururken, gerinmemizi sağlar. Geceleyin de yatağımızda dönüp durmamıza neden olur. Yürürken içgüdüsel olarak ayaklarımızın farklı bölgelerine basmamız da bu yüzdendir. Hissedilmeyen acı sinyalleri yapılması gereken ince ayarlar için bedenimizi sürekli uyarır. Bu olmasaydı kemiklerimizi zorlardık ve derimiz su toplardı.

Acı berbat bir şey olabilir ama bu his olmadan yaşamak, çok daha kötü bir şey.

Carol Saks yirmi bir milyon Amerikalı gibi bir şeker hastası. Kanda fazla şeker bulunmasına neden olan bir hastalık. Fazla kan şekeri sinirlere zarar verebilir ve bedenimizin bazı bölümlerini dokunma, sıcaklık ya da ağrı hissetmekten mahrum bırakabilir. Eğer bir yarayı göremezseniz ve hissedemezseniz tedavi etmeniz gerektiğini de bilemezsiniz. Acı hissini taşıyacak sinirleri olmayan birisinin aşırı dikkatli olması gerekiyor. Çünkü en küçük yarası bile kontrolden çıkmış bir şekilde iltihaplanarak, hasta farkına varmadan mikrop kapabilir.

Sinir sistemimiz bedenimiz için çok önemli bir unsur. Acı gibi hislerimiz olmasaydı, bedenimiz kısa sürede çökerdi. Ve bu bağlantı yığını, çok ilginç yöntemlerle çalışabiliyor. Hislerimiz bize çevremizde neler olup bittiğini anlatır. Ama bazı şartlar altında tam tersi şekilde de çalışabilir. Ve sinirlerimiz etrafımızdakilere içimizde neler olduğunu anlatabilir. Bu utandığımız için kızaran yanaklarımızla da olabilir, duygulandığımız için titreyen sesimizle de. Fiziksel tepkilerimiz, gerçekte ne hissettiğimiz ortaya çıkarabilir. Ve bazıları bunların yalan söyleyen birini ele verebileceğine inanır.

Sıradan insanlar yalan söylerken terlemeye başlar. Hepimizin 1940'larda ya da 50'lerdeki sorgulama filmlerinde, sorgu sandalyesindeki adamın alnının, ya da dudağının üstünün terlediğini belki de burnunun kenarlarından bir ter damlasının süzüldüğünü gördüğüne eminim.

Jack Trimarco doğruluğu ölçmek için duyularımızın fiziksel etkilerinden faydalanıyor. Temel araç gereci bir yalan makinesi, başka bir deyişle poligraf. Bu kelepçe aynı doktorların kullandığı gibi Poligraf diğer bir çok nöroterapi aletine benzer şekilde çalışıyor. Son derece basit, bir insanın fizyolojik ortalamalarında oluşan sapmaları kaydediyor. Örneğin kan basıncı yükselen ve azalan birisi, ya da nabızdaki veya terleme miktarındaki artma ya da azalma gibi.

Bir poligraf sorgucusu birisine soru sorarken neleri takip etmesi gerektiğini bilir. Ortalamalardan sapan her değer, bir yalanı işaret edebilir. Yani, bedenimiz bizi ele verebilir. Rahat gözüktüğümüzü sanabiliriz ama baskı altındayken sinir ağımız bedenimizi, sanki saldırı altındaymışız gibi, harekete geçmeye hazırlar. Bu eski zamanlarda yaşayan atalarımızdan bize geçen bir tepkidir.

Dövüş ya da kaç.

Hayır. Bu olay stres hormonumuzu, tetikleyerek başlar, adrenalin. Kalp atışlarımız sanki savaşa girecekmişiz gibi, kaslarımıza daha çok kan gitmesi için hızlanır. Bu esnada yaşamsal önemdeki oksijen kaslarımıza gittikçe soluk alıp vermemiz derinleşir. Ve terlemeye başlarız. Böyle yaparak bedenimiz serinler ki harekete geçtiğimizde aşırı ısınma yaşamayalım. Beynimiz bu yaşamsal taktiklerden vazgeçmemize izin vermez. Bu temel sinir fonksiyonları otomatiktir. Poligrafların genellikle yalancıları ortaya çıkarmalarını da bu sağlar.

Yine de kontrol edebildiğimiz sinirsel fonksiyonlar da vardır. Ve bu durum, tedavi yöntemlerinde
devrim yapabilecek ihtimallerin oluşmasını sağlıyor.

Ashley Goodman bildiğiniz diş doktorlarından değil. Acıyı kontrol etmek için hipnoz yöntemini kullanıyor. Hastasından yapmasını istediği şey zihinsel bir resim çizebilecek hale gelmesi. Hiçbir anestezi ya da ilaç kullanmadan bir dişe kron yapabiliyor.

Acı bir algılamadır. Gerçeklik de bir algılamadır.

“Ve biz, hastaların gerçeklik algılarını değiştirebiliriz. Daha derin.”

Hipnoza başlanırken Dr. Goodman, Steve Fines'ın dünyayı algılama biçimini tamamen değiştiriyor.

“Aldığın her nefeste üzerine dalga dalga gelen rahatlığı hissetmeni, verdiğin her nefeste günün gerginliklerini de atmanı istiyorum.”

Steve için işler bir hayli ilginçleşmeye başlıyor. Dakikalar içinde Steve bir dişçi sandalyesinde olduğunu düşünmeyi bıraktı.

“Zihninin burada kalmasına gerek yok. Bedeninin burada olup tedavi görmesi gerekiyor, ama zihnin nereye istersen oraya gidebilir.”

Hipnoz onu oyuncaklarla ve ıvır zıvırla dolu, hayali bir oyun odasına götürdü. Daha derinde. İşlem başladığında Steve bunu bir oyuncağın vızıltısı sanıyor.

“Şimdi yapmanı istediğim şey sadece ağzını açman. Bu arada arka planda elektronik oyuncakların seslerini duyacaksın. İşte bazıları başladı bile. Şu anda gördüğünüz her şey tamamen gerçek.”

Normalde kimse böyle bir işleme acı hissetmeksizin dayanamazdı. Ama Steve şu anda tamamen farklı şeyler hissediyor. Teoriye göre hipnoz, beynin acıya verdiği duyusal tepkiye müdahale ediyor. Beynimizdeki işlemler geçici olarak değişebilir ve biz de acı sinyallerini başka bir hismiş gibi algılarız. Diş minesi dağıldığından beri acı alıcılarımız sinirlerimizden sinyaller yolluyorlar. Ama Steve'in beyninde normalde acı olarak algılanacak iletiler artık tatmin edici duyular olarak algılanıyor. 45 dakika sonra Dr. Goodman hastasını hipnozdan çıkarıyor.

“Üçe kadar sayınca dinç ve dinlenmiş bir halde uyanacaksın.
1, 2, 3.
Nasıl hissediyorsun?
İyi.
Güzel. İşimiz bitti.
Harika.
Hipnoz başarılıydı.”

Ve Steve'in sinir sistemini tamamen aldattı.

“Sandalyeye uzandığımı hatırlıyorum sonra çok ufak bir şeyler hissettim.
Bunun dışında, her şey güzeldi.
Gayet güzel, rahatlamış hissediyordum.
Etkisi hala devam ediyor.”

Steve'in zihni diş iyileşene kadar acıyı güzel bir his olarak algılamaya devam edecek. Normalde bedenimizin dış dünyayla iletişim kurmasını sağlayan duyularımızı kontrol edemeyiz. Ama bilim bunu da değiştirmek üzere olabilir.

Dokuz yıl önce bir reklam çekiminde Laura Tibbits attan düşmüştü. İyileşti ama hala bacağındaki kronik bir acıdan şikayetçi. İki ameliyat geçirdi, bir ton fizik terapiye gitti. Akupunkturu denedi, masaj terapiye gitti. Tek yapmak istediğiniz hayatınıza dönüp devam etmek olsa da sadece acınızı hafifletmeye çalışmak tam gün mesai haline geliveriyor. Laura hala asla dinmeyen acısını alt edebilmek için bir yol arıyor. Ve şimdi duyularının kontrolünü ele geçirmek üzere olabilir.

Çin'deki Şaolin rahipleri dövüş ve akrobasideki yetenekleriyle ünlüler. Ama en önemli yetenekleri bir şekilde duyularını yönetmeleri. Acaba bu gerçekten acımıyor mu, yoksa acıyı umursamıyorlar mı? Kendilerini zorlu gösterilerine hazırlamak için rahipler acı kontrolündeki en eski yöntemlerden birini kullanıyorlar.

Meditasyon

Yüzde yüz odaklanmaya ihtiyacınız var. Chi'mizi, ruhsal enerjimizi, yönlendirebilmek için iradeli olmamız gerekiyor. Meditasyon yaparken bu ruhsal enerjiyi bedenimizde yönlendiririz. Meditasyona bedenin çalışma şekli değiştirerek başlanır. Kalp yavaşlar ve daha az kan pompalar. Kaslarımız gevşer. Gevşemiş kaslarımız daha az gerginlik, o da daha az acı demektir. Ama meditasyonun en ilginç etkisi beyinde görülür. Şaşırtıcı bir şekilde, beynimiz hala uyarılıyor olsa da meditasyon acıya gösterilen duyusal tepkiyi bastırıyor. Müziğin sesinin kısmak gibi bir şey acı uyarıları beynimize gelseler de etkileri az oluyor. Rahipler sıradan birisi için olağan dışı olacak miktarlardaki acıya böyle dayanıyorlar.

Beyinin MRI Görüntüsü
Beyinin MRI Görüntüsü
Belki teknoloji de Laura'nın acısının dindiğini düşünerek aynı sonucu elde etmesine yardımcı olabilir. Gelişmiş bir MRI tarayıcı duyularımızın beynimizin içinde nasıl gözüktüğünü gösterebiliyor. Acı algılaması beynimizin her yerinde olduğundan onu nerede arayacağımızı bilmek zordur. Ama beynimiz öyle güçlü izlenimler yaratıyor ki bu gizemli hissin bir haritasını çıkarabiliyoruz.

“Aşkın, korkunun ya da nefretin sinirsel resimlerini görüntülediğimiz diğer çalışmalarda da aslında beynimizdeki bu deneyimleri görüntülemiyoruz. Yaptığımız şey, beynimizde bu deneyimin oluşmasında rolü geçen bölümleri göstermek. Belki de beynimizin bu bölgelerindeki etkinliğini izleyerek acı hissini denetlemenin bir yolunu bulabiliriz.”

“Tarayıcı, acısının neden olduğu duyusal etkinliği görüntülerken Laura da beyninin çalışmasını eşzamanlı izleyebilecek. Beynin belirli bir bölgesine odaklanabiliyoruz ve o bölgedeki beyin etkinliğini işleyip hastaya geri yolluyoruz. Böylece beyinlerinin etkinliğini eşzamanlı olarak görebiliyorlar aynen kokpitteki göstergelere bakan bir savaş pilotu gibi.”

Beyin taramalarını okumak zordur bu yüzden de etkinliği bir alev biçiminde gösteriyorlar. Alev büyüdükçe, o bölgedeki etkinlik de artmış oluyor. Laura'nın işi de bu alevi yalnızca zihnini kullanarak kısmak.

“Pekala Laura, şimdi zihin tarama görüntülerini alarak ve senin acını azaltmaya yoğunlaşmanı sağlayarak işleme devam edeceğiz.”

Spor salonunda bir kasına yoğunlaşıp çalışanlar gibi Laura da beyninin doğru kısmını hedef alabilmek için alevi kullanıyor. Laura acıyı zihninden atmak için, çok teferruatlı zihinsel yöntemler geliştirdi.

“Acıyı azaltmak için, bazen öylece durup bedenimdeki acımayan bölgeleri düşünüyordum. Ve bedenimin o bölgesine yoğunlaşıp zihnimi gerçekten rahatlatmaya çalışıyordum. Aynı şekilde, küçük insanların yürüyerek geldiklerini ve acımı alıp bedenimden çıkardıklarını, gerçekten götürdüklerini hayal ederdim. Sonuçlar inanılmaz.”

Bu yöntemi deneyen hastalar acılarının, ortalama olarak yarı yarıya azaldığını söylüyorlar. Bu da neredeyse bir çok ağrı kesicinin yaptığı kadar demek. İnsanlar eğer beyinlerinin bir bölümü anı anına izlerlerse o bölgeyi nasıl kontrol edebileceklerini öğrenebiliyorlar. Ve bu da, bu işin
heyecan verici tarafıydı.

“İlk defa, biz insanlara beyinlerinin belirli bir bölgesine erişip, o bölgeyi kontrol etmeyi öğrenebileceklerini gösterdik. Bu da davranışsal alanlarda yeni gelişmelere yol açıyor, çünkü daha önce böyle bir şey yapılmamıştı. Bir gün bu yöntem depresyon ya da bağımlılık gibi hastalıkların tedavisine de faydalı olabilir.”

Eğer işe yararsa hepimiz duyularımızın kontrolünü Shaolin rahipleri gibi kontrol altına alabiliriz. İnsan bedeni aslında sadece bir sinir yığını. Bunlar, bedenimizin uyum içinde kalmasını sağlayan duyumsamaları taşıyorlar. Zevk almamızı sağlayıp, acı ile bizi uyarıyorlar bedenimizi harekete geçirmeye daima hazırlar. Duyularımızın gerçek potansiyelini hala öğrenmekteyiz. Onların sınırlarını ne kadar zorlarsak içimizdeki süper kahraman o kadar güçlü olacaktır.

Türkçeye kazandıran Oğuzhan Öğreden


6 yorum:

  1. Acıyı kısmen durdurabiliyorum.Kısmen dememin sebebi acıya yoğunlaşmayı bıraktığım anda tekrar başlıyor.Garip ve saçma ama her türlü yaralanmalarda ve baş ağrılarında-ki bazen inleticek derecede yoğun oluyor- acıyı durdurabiliyorum.Sadece acıya yoğunlaşıp,artık acımayacak diye düşünmem yetiyor.Kıvrandıran acılar o an için ortadan kalkıyor.Tesadüf değil,ben düşündüğüm anda oluyor.5saniye 10 saniye sonra değil,o an.Asıl olay acıyı durdurabilme süresini nasıl uzatacağım.

    YanıtlaSil
  2. Acıyı durdurmak değilde belkide acıma olayını tamamiyle iptal etmek şeklinde düşünülürse belki uzun süre etkili olabilir. Yani beynin o bölgesine gir, acıyı kapat ve oradan çık. Orada acıyı durdurmaya çalışmamak gibi. Belki işe yarayabilir.

    YanıtlaSil
  3. sef : acıyı hissedebiliyorum ve aşk yani acıyı unutmama yardımcı oluyor dişiniz agrıdıgında falan sevdiğniz kişiyi düşünün bi deneyin hem acıyı hissedip hem kontrol edebileceksiniz

    YanıtlaSil
  4. Aşk her şeyin şifasıdır

    YanıtlaSil
  5. Aşk acısının ilacı bile aşk. Ne ilginç...

    YanıtlaSil
  6. Acıyı dindirmek için ruhun, kismen olarak bedenle iş birliğine girip adrenalin üretmesi gerekiyor, çok şey adrenalin üretebilir ama en güçlü üreten aşk ve aksiyon.

    YanıtlaSil

Lütfen soru sormadan önce, sorunuzu öncelikle arama kutusunu kullanarak araştırınız. Güzel yorumlarınız içinde teşekkürler.

Yorum Kutusu