Göz

Pencere Arkasında Güzel Bir Yüz
Pencere Arkasında Güzel Bir Yüz
Bir kameradan daha hassastır. Parmak izi kadar kişiye özgüdür. Duygusal sırlarınızı ele verebilir ve astarı aslında beyninizin bir parçasıdır. Bu inanılmaz organ, görmenin yanı sıra etrafımızdaki dünyanın anlamını da çözer. Bu yazıda bir ressamın gözüyle görme duyusunu derinlemesine inceleyeceğiz.

Güneşin ışıkları her sabah dünyamıza yayılır ve onu ışığa boğar. Çoğu canlı gibi insanın gözleri de ışıktan yararlanarak çevresini algılamasını sağlar. Bir manzaraya ya da nesneye baktığımızda, ne kadar kafa karıştırıcı ya da karmaşık olursa olsun onu çabucak yorumlayabiliriz.

Burada 4 nesne mi görüyoruz? Resmin her bir köşesinde bir nesne mi var? Tabii ki hayır. Bunun bir pencerenin ardındaki bir insan yüzü olduğu çok açık. Ressamımız Caroline resim yapmaya başladığında bu yeteneğini kullanacak. Ancak sanat filmleri çeken Guy'in kamera kullanması gerekiyor. Ve kamera bir ayrım yapamaz, sadece bir görüntüyü yakalayabilir. Resimleri kamera gibi gördüğümüzü sanırız ama gözlerimiz ve beynimiz çok daha karmaşık bir iş yapmaktadır. Bir kamera, her türlü ışık değişimi de dahil bütün ayrıntıları kaydeder. Ancak insan gözü sadece önemli olana odaklanır.

Örneğin bir portakalın rengi her zaman aynı görünür. Gerçekte gözlerimiz ve beynimiz turuncu rengi farklı aydınlatma şartlarında tanımlar. Muzu kısmen rengi kısmen de şeklinden tanırız. Bir kâse meyvenin resmini yapmak istediğimizde konturlarına biçimlerine dokularına ve gölgelere bakarız. Önce tararız sonra da sahneyi bütün bu özellikleri değerlendirerek analiz ederiz. Bir kamera bunların hiçbirini yapamaz.

Guy, ressamın nasıl çalıştığını anlatan filmini çekerken, kamerası görüntüyü bir kasete yazıyor ve bu televizyona aktarıyor. Oson analizi yapmak ise gözlerimize kalıyor. Yetenekli bir ressam olan Caroline’nin iyi bir kompozisyon bilgisi var. Beyni ve gözleri, dünyayı görüp yorumlamada birlikte çalışır. Gözlerimiz başkalarına kişiliğimiz ve beynimiz hakkında ipuçları verir. Zekâmıza, bilincimize hatta kimilerine göre ruhumuza açılan bir penceredir. Caroline’nin dikkatini nereye verdiğini çok açık gösteriyorlar. Ayrıca gözlerinden ne zaman yorulduğunu ya da dikkatinin dağıldığını da anlayabiliriz. Sevinç, kızgınlık ya da üzüntü gibi duygularımızı açığa vururlar.

Gözlerimizin tahrişe ya da saldırıya karşı pek çok savunma hattı vardır. Göz kapakları gözü örtmek için açılıp kapanır ya da kirpikler gözümüze girmeden kiri tutar. Dışarıdan bir şey gözümüze girerse, bir sonraki savunma su yardımıyla dışarı atmaktır. Gözlerimiz ömrümüzün sonuna kadar gözyaşı üretir.

Gözyaşı, göz kapaklarının dış köşelerinin altındaki bezlerden gelir ve gözlerin üzerinde durmaksızın akarak sulu bir katman oluşturur. Alt göz kapağı boyunca sıralanmış küçücük bezler yağ üretir. Bu yağ, suyu ortamdaki havadan ayırır ve ince, düzgün bütün bir tabaka oluşturur. Gözün çıplak yüzeyini bütünüyle korur. Bu, gözkapağının altından çıkan yağlı tabaka. Su aynı zamanda enfeksiyonları önlemek için bakterileri yok edici bir madde de içerir. Göz yaşlarımız nadiren taşar. Onun yerine bu küçücük nehir ölü hücreleri, tozu küçücük kılları yıkayıp gözün iç köşesine doğru götürür ve orada bir deliğe akıtır. Oradaki boru bütün döküntüleri buruna aktarır.

O kadar sık göz kırparız ki gözlerimiz her gün neredeyse yarım saat kapalı kalır. Eskizinden memnun kalan Caroline şimdi yağlıboyaya geçecek. Ve göz kırpma oranı yaptığı işin her aşamasında değişecek. İşine odaklandığında daha az göz kırpıyor. Her göz iki buçuk santimetre çaplı 7 gram ağırlığında bir küredir. Birlikte çalışan 6 kas sayesinde çevrilir ve döndürülür. Hatta az da olsa bükülmesini sağlayan bir çift kas bile vardır. Karmaşık görme işlemi burada başlar.

Işık, gözbebeğindeki kornea denen saydam camdan içeri girer. Korneanın bombeli yüzeyi ışığı kırarak gözün içindeki bir odak noktasına yönlendirir. Korneanın yapısı bir arabanın çok katlı lamine camına benzer. 3 ana katmandan oluşur. Ve kornea, ona iyi bakmamız gerektiğini hatırlatan acı algılayıcılarıyla donatılmasına rağmen, esnek merkez bölgesi çok dayanıklıdır. Ve sadece 5 hücre kalınlığında, yaşam dolu bir katmanı destekler. Bu katman sürekli olarak kendini yeniler. İçeride yeni hücreler büyür ve bir hafta içinde dış yüzeye ulaşırlar. Burada eski hücreler ayrılır ve daha henüz canlıyken, akan göz yaşlarımızla birlikte dışarı atılırlar. Keskin bir odaklanma için korneanın dış yüzeyinin tamamen pürüzsüz olması gerekir. Yağlı tabakanın oluşturduğu düzgün kaplama, dış hücre katmanındaki en hafif pürüzü bile düzeltecek biçimdedir. İncecik kan damarları göz akına oksijen ve besin sağlar. Ancak korneanın kenarında aniden son bulurlar. Böylece hemen ötede dış dünyaya bir pencere açılır.

Korneanın arkasında her gözün en ayırt edici özelliği olan iris bulunur. Gökkuşağı tanrıçasının adını taşıyan iris, renk ve doku bakımından zengin bir zırhtır. Renkler genetik mirastan gelir ancak gözün çalışmasını etkilemediklerinden, ince ayrıntıları insandan insana büyük farklılıklar gösterir. İris kimliğinizin bir parçasıdır. Üzerindeki çizgilerin ve noktaların konumu, parmak izi kadar benzersiz ve kişiye özgüdür. Mikroskop altında iris bir modern sanat eseridir. Beyaz, bağlayıcı lifler, renkli hücreleri gözbebeğinin işleyişini düzenleyen küçücük kaslara bağlar. Bu duygularınızı yansıtabilir.

Aşık olduğunuzda koyu gözbebeği kocaman olabilir. Aynı zamanda daha pratik bir amaca da hizmet eder. Karanlık olunca büyür ve parlak ışık altında küçülür. Büyümüş bir gözbebeğinden bakıldığında görülenin sadece bir kısmı nettir. Işığı açtığınızda gözbebeği küçülür ve resmin daha büyük bir kısmı net olarak görülür.

Göz Merceği, İris Lens Nasıl Çalışır Animasyonu
Göz Merceği Nasıl Çalışır?
İris berrak bir sıvıyla çevrelenmiştir. Bu sıvı sürekli akar. İrisin arkasındaki bezler tarafından her 4 saatte bir yenilenerek, gözün doğrudan kan erişmeyen kısımlarını besler. Gözbebeğinin içinden akarak korneanın içine dolar. Ve irisin arkasında, bombeli bir başka merceği daha ıslatır. Gözün içinden dışarı bakarken görülen bu hafif sarı renkteki mercek, jant telleri gibi dizili liflerle tutturulmuştur. Merceğin etrafı da bir kas halkasıyla kuşatılmıştır. Bu kas, merceği sıkıştırıp şekil vererek odaklanmasına ince ayar yapabilir. Yakındaki nesneleri odaklayabilmek için mercek daha kavisli ve kalın olmalıdır. Ne yazık ki mükemmel bir tasarım söz konusu değildir. İnsan yaşlandıkça merceğin derinliklerindeki hücreler ölür. Bu hücrelerin oluşturduğu cansız ve bükülmeyen katmanlar yüzünden mercek sertleşir. 45 yaşından sonra yakına odaklanmak çoğu insan için güçleşir.

Tıpkı bir bardaktaki sıvının ışığı kırması gibi, Caroline’nin sıvı dolu gözleri de aynı işi yapar. Bir nesneye baktığında ışık gözün ön kısmında kırılır. Sonra retinaya odaklanmak için berrak ve jelatinimsi bir tabakadan geçer. Caroline resim yapmaya devam ederken, tuhaf bir olgudan tamamen habersiz. Gözündeki optik işlem sonucu, görüntü retinada baş aşağı olur. Bu görüntüyü tekrar düzeltmekse beyne düşer. Retina göz küresinin iç kısmının üçte ikisini kaplar. Burada, gözlerin arkasındaki uzmanlaşmış hücreler ışığı emer ve gördüklerimizi elektrik sinyallerine dönüştürür. Ancak retinanın bir kesitini incelediğimizde, sanki biri devrelerde çılgınca bir hata yapmış gibi görünür. Işık, algılayıcılara çarpmadan önce, sinir hücrelerinden oluşan kalın bir duvardan geçmek zorundadır. Görmeyle körlük arasındaki farkı belirleyen işte bu hücrelerdir.

İnsan gözünde, iki-üç posta pulu kadar bir alan içinde, tüm ABD nüfusundan daha fazla sayıda ışık algılayıcısı bulunur. Retinada iki tür algılayıcı birbirine karışmıştır. Çoğu, uzun ve ince çubuk hücreleridir.

Retina, Ağ Tabaka
Retina (Ağ Tabaka)
Çubuk hücreleri loş ışıkta iyi görürler ancak görüntüyü siyah-beyaz algılarlar. Kısa, sivri uçlu hücrelere koni hücreleri denir. Renkleri algılar ancak en iyi parlak ışık altında çalışırlar. Retinanın merkezinde karanlık bir bölge bulunur. Bu bölgensin ortası mikroskopla incelendiğinde bir krater görülür. Bu ufak çukur konilerle doludur ve üzerlerini kaplayan sinir hücreleri daha ince duvarlıdır. Bu çukurda ışık retinaya daha kolay işler ve dipteki koniler bir görüntünün en ince ayrıntılarını bile tespit edebilir.

Retinanın hassas merkezi kolayca zarar görebilir. Güneşin güçlü ve odaklanmış enerjisi buradaki hücreleri yakabilir. Buna rağmen, görme duyumuz, güneşin ışığından yararlanarak çevremizi gökkuşağının tüm renkleriyle göreceğimiz şekilde gelişmiştir. Gördüklerimiz yansıyan ışıktır. Bir limondan sadece sarı ışık yansır ve gözün arkasındaki konilere vurur. Bu yüzden de meyve sarı görünür. İnsan gözü binlerce rengi ayırt edebilir. Ancak hepsi için sadece 3 farklı tür koni vardır.

Bunlardan biri kırmızı dahil geniş bir yelpazedeki renklere duyarlıdır. İkinci bir tür yeşile duyarlıdır. Üçüncü tür koniler ise maviye. Tıpkı 3 temel boyanın karıştırılmasıyla neredeyse sınırsız sayıda renk yaratılması gibi, retinadaki sinir hücreleri, 3 farklı koniden gelen sinyalleri birleştirerek diğer renklerin duyusunun oluşmasını sağlar. Koniler yalnızca retina merkezinde çok bulunur. Retinanın kenarlarına doğru, loş ışık algılayıcıları yani çubuklar devreye girer. Karşımızdaki bu dilimde, renk körü olan çubukların sayısı, kalın konilere göre çok daha fazladır. O yüzden görüşümüzün kenarları sadece bulanık değildir, aynı zamanda daha az renge sahiptir.

Görme işlemi çubukların ve konilerin içindeki kimyasal tepkimelere bağlıdır. Bunlardan en önemlisi, ışık, hücrelerin içindeki rodopsin denen mor renkli bir moleküle düştüğünde gerçekleşir. Rodopsin, ışığın enerjisini emer ve tıpkı ışık verilen fotoğraf filmi gibi beyazlar. Göz, hücrelerin aşırı ışığa maruz kalmasını önlemek için sağa sola oynar. Fotoğraf filminin aksine, rodopsin geri dönüştürülerek defalarca kez kullanılabilir. Göz tek bir noktaya uzun süre sabitlenmez.

Göz Kamera
Göz gibi Kamera
Belki de bir filmin sahneler halinde çekilmesi bu nedenle başarılı oluyor. Bu teknik, gözlerimizin gerçek yaşamdaki hareket biçimini kopyalıyor. Ancak kamera, sağa ya da sola sabit hızda kayarak bir sahneyi çekebilse de, göz bunu başaramaz. Bunun yerine bir hat boyunca, birden fazla noktaya sabitlenir ve analiz eder. Ancak odaklandığı nesne fırça gibi hareketliyse, güzelce takip eder. Gözün içindeki çubuklar ve koniler gördüklerimizi elektrik sinyallerine dönüştürür ve bir sinir ağı boyunca aktarır. Ancak bu sinirler sadece beyne mesaj taşıyan kablolar değildir. Tıpkı bilgisayarlar gibi, sinyalleri analiz ederek gördüğümüz nesnelerin kenarlarını ve hatlarını belirlerler.

Retina aslında beynin bir parçasıdır. Ve beyne burada bağlıdır. Karmakarışık kan damarları, kalın bir lif yığınıyla birlikte optik sinire dalıverir. Optik sinir 1 milyon lif kalınlığındadır. Ama retinanın optik sinirle buluştuğu noktaya bakalım. Bütün o liflere yer açmak için, koniler ve çubuklardan oluşan katman birdenbire son bulur. Yani retinadaki bu küçük daire kördür ve Caroline’nin az sonra öğreneceği gibi, görüşümüzde boş bir alan bırakır. Bir gözünüzü kapatıp parmağınıza bakın. Diğer parmağınızı ise yandan ona doğru yaklaştırın. Bir noktada parmağınızın ucu kaybolacaktır. Çünkü görüntüsü kör noktaya düşmektedir. Bu nokta gerçekten kördür ancak onu bulabilmek için çok çalışmanız gerekebilir. Tek gözle bir kır manzarasına bakıp, gözümüzü bir noktadan diğerine kaydırırken kör nokta da hep orada bir kenardadır. Ama biz o şekilde görmeyiz çünkü beynimizin özel bir fonksiyonu, tıpkı akıllı bir bilgisayar programı gibi, o boşlukta ne olduğunu tahmin edip yerini doldurur. Beyindeki diğer programlar hız ve uzaklık hesabı yapmamıza yardımcı olur.

Avlanan her hayvan gibi, gözlerimiz başımızın önünde gelişmiştir. Burada Caroline’nin gözleri, fırçanın ne kadar yakın olduğunu kestirebileceği kadar içe doğru dönüyor. Bu tablodaki mesafeler bir yanılsamadır. Tablo düzdür. Ancak gözümüz 3 boyutlu algılar. Kamera bunun nasıl olduğunu ortaya çıkarıyor. Bir yandan diğer yana hareket ederken farklı bakış açıları algılar. Sağdan ve soldan. Gözlerimiz de beynimize 2 görüntü sağlar ancak beynimizin onları birleştirecek bir programı vardır. Bu karışım yerine, sadece 3 boyutlu tek görüntü gördüğümüzü sanırız. İşte bu sayede Caroline gözlerini ve tüm dikkatini tablosuna verebiliyor.

Bu programları harekete geçiren elektrik sinyalleri, gözlerden başlayıp, gördüklerimizi algıladığımız bölme olan beynin arka kısmına kadar çapraşık yollar izler. Ancak sinyaller ayrışıp tekrar birleştikçe, görüntü Caroline’nin gördüğünü sandığı resimden farklılaşmaya başlar. Beyin sahnenin farklı bileşenlerini birbirinden ayırır. Caroline karmaşık şekiller, renkler görür ve aynı zamanda bunlara tepki olarak, elinin hareketini görüp onu yönlendirmelidir. Beyninin bir kısmı görüntüyü analiz edip hatları ve kenarları algılar. Sinyaller rengi yorumlayan ikinci bir bölgeye sonra hareketi tespit eden üçüncü bir bölgeye doğru yollarına devam eder. Her aşamada Caroline’nin etrafındaki dünya daha çok anlam kazanır. Böyle bir karmaşanın içinde beyni aldatmak kolaydır. Bunun 3 eş kenarı olan bir üçgen olduğu ortada. Hayır, aslında üçgen falan yok. Bu sadece optik bir yanılsama.

Bir de Caroline’nin bakış açısından bakalım. Kenarlar eş bile değil. Peki, bu ne? Kırda küçük bir eve benziyor. Ama aslında bir parça kâğıt üzerindeki çizgilerden ibaret. Bu yorumu beyniniz yaptı.

Göz Yanılması
Göz Yanılması
Bu bir insan mı? Yoksa iki surat mı var? Yoksa içtiniz mi? Beynin gördüğünü yorumlamak için birden fazla yolu varsa optik bir yanılsama görürüz. Ama bu kafa karıştırıcı anlık yorumlar, beynin doğru çalıştığı tüm o diğer zamanlar için ödenen küçük bir bedeldir. Burada kamera sadece konum ve boyut değiştiren beyaz bir damla kaydediyor. Beynimizse bize doğru gelen bir at algılıyor. Beynimizin dahili bilgisayarı, ışıklandırma büyük ölçüde değişse bile renklerin aynı kalmasını sağlar. Kamera gerçek değişiklikleri vurgular. Ancak beyin ve göz, turuncunun her şartta turuncu olduğunda ısrar eder.

Görsel algılamanın, beynin farklı kısımlarına iletilen elektrik sinyalleriyle gerçekleştiğini gördük. Rengi ve parlaklığı kaydederiz. Hareketi tespit ederiz, şekilleri tanımlarız, uzaklığı, hızı ve boyutu ölçeriz. Retina görüntüyü 2 boyutlu alsa da biz 3 boyutlu görürüz. Kör noktanın boşluğunu beyin tamamlar ve resmi bütünler. Neredeyse göz açıp kapayana kadar, gördüğümüzü sandığımız şeyi oluşturur.

Günümüzdeki kameralar her ne kadar yüz tanıma özelliği barındırsa da gördüğü hakkında bir kaç yorum yapabilse de, o kameralar bu resmi gördüklerinde herhâlde bir daha bir resim hakkında yorum yapmaktan vaz geçerlerdi. Kamera lensinin aksine, gözlerimiz etrafımızdaki sürekli değişen dünyayı, öğrenmenin, yargılamanın, bilginin, hafıza ve deneyimlerin filtresinden geçirerek görür. Kamera asla yalan söylemez derler ama belki de gözler söylüyordur. Gözler etrafımızdaki dünya hakkında bilmemiz gerekenlerin çoğunu söyler. Ama belki de gördüklerimizin çoğu bir yanılsamadır.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Lütfen soru sormadan önce, sorunuzu öncelikle arama kutusunu kullanarak araştırınız. Güzel yorumlarınız içinde teşekkürler.

Yorum Kutusu